RSS

Etiket arşivi: muhallebi

İncir Uyutma

O sonbahar gerçekten bir son bahardı. Asırlık ahşap evimizde büyük bir yaprak dökümü olmuştu. Osmanlı’dan vatandaşlığı olan goca ninem, onun kızı anneannem ve onun kızı annem; yani sülalenin kadınları bohçalarını, bavullarını almış, uzak diyarlara altı ay içinde peşi sıra göç etmişlerdi. Yakınlar, konu komşu kalabalığı dağıldı; evde dedemle baş başa kaldık. Eski adamlar zordur. Ergenler de öyle. Biz birbirini tanımayan zor adamlardık. Daha önce yemek yapmamış, cifle mermer sürtmemiş, gömlek yakası çitilememiş tiplerdik; öyle de kaldık gerçi… Birbirimizle diyalog kuramıyor, artık tarih olmuş yakın maziyi içimizden özlüyorduk. Gidenlerin boşluğu lök gibi içimize oturmuştu. Evin içini bu boşluk dolduruyor; bu boşlukla arkadaşlık ediyor ve bu boşlukla dertleşip, onunla üstümüzü örtüp uyuyorduk. Gel zaman git zaman bir ergenden ve huysuz bir ihtiyardan beklenmeyecek jestlerle birbirimize geçmişin huzurunu anımsatacak ufak sürprizler yapmaya başladık. Dedemin yaptığı en büyük jest incir uyutmaydı. Meşhur dozer ustası efe dedem, bu işe nasıl oldu da girdi bilmiyorum. Bozuk peynir, ekşileşmiş domates, kirli çay bardakları ve konu komşunun getirdiği yemeklerle geçinip giderken ansızın ortaya çıkan bu sütlü tatlı, çölde bir vaha gibi gelmişti. Dedem keyifle kaşıkladığımı görünce, her tatilde beni incir uyutmayla karşılamaya başlamıştı. Bu, birbirimizi sevdiğimizin bin bir gizli ispatının en büyüğü olup çıkmıştı. Her hafta sonu ben geleceğim diye o malzemeyi tedarik edip incirleri doğruyordu. Cuma akşamları onu salonda, piknik tüpün başında tencere karıştırırken buluyordum. Sonra beraber ufak kaselere sıcak tatlıyı dolduruyorduk. Buzdolabında üç beş saat uyudu mu incirler değmeyin keyfimize.

-Nası olmuş oğlum?

-Elin dert görmesin dede, vallaha bunlar hepsinden iyi olmuş he, pek datlı. Bi tabak daha alıyom ben.

-Al olum all, yi istediin gadar.

Böyle konuşurduk, bu sözlerden severdik birbirimizi. O küçük biraderimle bana annemizden kalan en kıymetli mirastı, bizlerse ona kızının en büyük ve en özel emanetleriydik.

***

Bir sonbaharda dedemi de annemlerin ninemlerin göçtüğü diyara uğurladık, sonra nice sonbaharlar geldi geçti, tohumlar fidan, fidanlar ağaç oldu; dün mahallede top koşturduğumuz veletler evlenip baba oldu. Benim yolum da İstanbul’a düştü. Kaldım gittim bu koca şehirde, kendimi bu kalabalıklar deryasında debelenir buldum. Günlerden bir gün Üsküdar’da, kendini kapitalizmin ışıltılı iştahına kaptırmamış bir esnaf lokantasındaki menü’de gördüm onu. İncir uyutma yazıyordu vallahi. Yemeğe oturduğumuz arkadaş bir derdini paylaşıyor olmasaydı, sevinçten bir türkü patlatıverecektim. Ama hiç bozuntuya vermedim, garsonun yemekten sonra ne alırız’ına, incir uyutmanız güzel mi? diye zarf attım. Güzeldi.

***

Ağustos sıcağında Karaköy’de ”öğle arasına çıkmak ile çıkmamak”; Shakespeare’nin ”olmak ya da olmamak”ından daha büyük bir meseledir. Bugün bu meselenin yanlış tarafında duruyor gibiydim, dışarı çıktım. Yemek arasında bir iki mesai arkadaşıyla beraber güneşe meydanı bırakmayan memur taifesi yollardaydı. Sıcaktan pantolonları kıçlarına yapışmış bu kalabalığın arasına karışıp yürüdüm. Daha fazla dayanamayarak, Karaköy Meydanı’ndaki Murat Muhallebicisi’ne attım kendimi. Klima vardır diye düşündüm, doğru da düşünmüşüm. Kemikleri sızlatan soğuk klimaları sevmem oldum olası, burası da öyle değildi. Hoş beş, selam kelam derken yedim yemeği, hesap ödemek için kasaya vardım. Dükkanla aynı adı taşıdığını bildiğim (nerden bileceğim düpedüz uyduruyorum) kasadaki Murat abiye camekandaki sütlü tatlıları soracaktım; yoksa? İncir uyutma mıydı onlar???

Sağındaki solundaki çalışanlarla gergin diyaloglar kuran, günde bin kere hesap almaktan ve döner kebap tezgahının 1 metre sağında oturmaktan usanmışlığı yüzünden okunuyordu adamın. ”Murat Abi” dedim, pos cihazından kafayı kaldırdı (demek ki adı Murat’tı)

-Şu camekandakiler incir uyutma mı?

Gizli bir tarikat üyelerinin birbirlerini tanımak için kullandıkları bir parolayı söylemiştim; beni tanıdı; derin gülümsedi. ”Yok abi” dedi; sonra sağına ve hafifçe soluna bakınca anladım ki gizli bir şey söyleyecekti. Yaklaştım, hafif sağıma dönüp az eğildim, ”Üsküdar’da Öz Bolu Lokantası var, orada yemek lazım” Anlamıştım nereyi söylediğini. Ben de aynı gülümsemeyle yanıt verdim, bildiğimi gösterir şekilde başımı salladım. Esrarlı bir cemiyetin aidiyeti ile birbirimizi Allah’a emanet edip ayrıldık, çıktım muhallebiciden.

İşte biz;

İncir uyutmayı bilen insanlar, bu irfanı bilmeyen büyük kalabalığın arasında böyle sessizce yaşar gideriz.

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: Ağustos 22, 2016 in Edebiyat Üzerine

 

Etiketler: , , ,