RSS

Etiket arşivi: hayat

İngiltere’den Mektup 1

 

warwick_castle

 

Sevgili Oğlum,

Bu satırları sana, sen henüz doğmadan yıllar yıllar önce yazıyorum. Neden bana yazıyorsun baba dersen, öncelikle yazacak kimsem olmadığı için. Ada’ya geldiğimden beri bir kaç kişi bana mektup yollayacağını söyledi ama ne gelen var ne giden: heyhat.. Deden kendi gündeminde seri girişim hayalleri kurarak; amcan da ders çalışıp gün eğleyerek yaşadığı için beni arayıp sormaya pek fırsat bulamıyorlar. Benim de onları pek aradığım söylenemez; çünkü bizler birbirini uzaktan seven adamlarız. Velhasıl arayanım soranım yok, annenle de henüz kavuşmuş olmadığımız için mektupları sana ithaf etmeyi düşündüm. Sana yazmaya karar vermemin diğer nedeni ise ölümlü olmamla ve seni henüz görmesem de çok sevmemle ilgilidir. Büyük annenden bana kalan en kıymetli şeyin iki paragraflık bir yazı olduğunu biliyor muydun? İlkokul anı defterimdedir, kitaplıkta, bakabilirsin.

 

Evladım, ömür kısacık bir düş görmeye benziyor. Bu satırları sana yazarken çoktan 29 yaşıma varmış, sol şakağımda beyazlar filizlenmeye başlamıştı. İnsan süratle geçen zaman karşısında telaşa kapılıyor ve ruhundaki ölümsüzlük onu bu kısa hayatında da ölümü ve zamanı yenecek bir yol aramaya itiyor. Bunun içindir ki bilinen ilk yazılı eser olan Gılgamış Destanı ölümsüzlüğü arayan bir kralın hikayesidir. İşin en güzel yanı ise kralın ölümsüzlüğe ”yazılan” bu destan sayesinde kavuşmuş olmasıdır. Hak Teala’nın istediği gibi bir hayat sürdüğümden emin değilim; ancak şükür ki iman hep kalbimde çırpınır. Umut ederim ki sen de seni yaradan Rabbine gönlünün sarayını açmış olasın. Allah’ın emridir ki her canlı ölümü tadıcıdır. Bu bakımdan fiilen ölümsüzlüğü keşfedemeyeceğimizi düşünüyorum. Fakat zamanı ve eceli, yazıyı bularak zaten mağlup etmiş olduğumuzdan dolayı içim rahat. Bu mektupları sana yazarak da işte bu ab-ı hayat kaynağından ben de içiyorum şimdi.

 

Güzel oğlum, henüz annene tesadüf etmediğimi söylemiştim, yani henüz gönlüm aşk ile dolup taşmadı. Onun gözlerini, saçlarını, kokusunu, gülüşünü ve sesini henüz duymadım. Ama biliyorum ki bunlar geride kalan ömrüm boyunca her nefesimde ciğerime dolacak, her kalp atışımda bedenimde dolaşacak saadetlerdir. İşin aslı annenle ben birbirimizi çok uzun zamandır arıyorduk. Anneni ve beni var edecek olan madde evren yaratıldığı günden beri birbirini özlüyor ve kavuşmaya çabalıyordu. Annenin gözlerindeki ışıltı olacak olan zerre kaç yıldızda dolaştı kim bilir.. Benim gönlümü harlayacak ateş kaç güneşte yandı kavruldu da kainatı ısıttı bir bilsen.. Velhasıl milyonlarca yıl özledik birbirimizi, nihayet vakit tamam oldu, Allah’ın emri yerini buldu da bu madde annen ve bende yeniden vücut buldu. Kader, koca yeryüzünde validenle beni doğru yer ve zamanda tesadüf ettirdi. Nihayet ben onu gördüm o bana baktı ve kainatın büyük vazifesi işte böylece nihayete erdi, kavuştuk çok şükür. Dilerim saçlarını, gözlerini, burnunu ve gülümsemeni annenden almışsındır. Sen bizim aşkımızın en harika bir meyvesi, hatırasısın. Hem benden hem de valideciğinden bir parçasın. Seninle gurur duyuyoruz oğlum. Ve hayat seni her nereye sürüklerse sürüklesin, sen bizim yavrumuzsun, kıymetlimizsin. Olur da bir gün en mutlu gününde yanında olamıyorsak (yani bu dünyadan göçmüşsek) veya bir gün hayatının mahvolduğunu bile zannedeceğin bir akşamı yaşıyorsan bizim her şartta seni sevdiğimizi hatırla, doğrul ve ayağa kalk; mutluluğun daim olsun!

 

İlk mektubumdan hemen seni bunaltmak istemiyorum. İngiltere’de geçireceğim bir yıl boyunca ara ara sana yazacağım. Zira zaman bir fizikçinin de dediği gibi görecelidir, kişinin özel durumuna göre genişler veya daralır. İşte insan gurbette ve kendiyle baş başa kaldığında da düşünecek ve yazacak çok zamanı oluyor (vakit genişliyor). Bunu sana, ilk veya en büyük oğluma yazdım, ama kardeşlerin varsa onlara da hitap ediyorum. Kendinizi mutsuz, umutsuz veya üzgün hissettiğinizde; bizleri özlediğinizde; yolunuzu kaybettiğinizde veya bir yol gösterici ışık aradığınızda bizim bir babamız vardı, pek de bir şeyden anlamazdı ama en azından bizi severdi bakalım bize neler söyleyecek diyerek bu kağıtları bir daha ve bir daha okuyasınız çocuğum.

 

Saçlarından hasretle öperim yavrum. Bu satırları her okuyuşunda bil ki yalnız değilsin; ölü veya diri baban hep yanında.

21 Aralık 2016, Warwickshire

 
Yorum yapın

Yazan: Aralık 26, 2016 in Edebiyat Üzerine

 

Etiketler: , , , , , ,

Çalınan Güven

Bu sabah, yalnız ve duru bir piyano sesi var kafamda. Etrafımı çeviren mezarlıkları, Kızıl Deniz’i aşan Musa gibi yarıp (geçiyorum).. Servilerden dalgalar arasında asasız yürüyorum ve itimadını yitirmiş bir peygamber hüznü çökmüş içime. Sönmüş mazinin yitip giden hatıralarında ehemmiyetli ama bugün iki paralık olmuş eskileri satan bir antikacı gibiyim. Ağzımda bir kekremsi tat ve kafamda (su birikintisinden gördüğüm) ekşimiş bir surat… Durgunum, umutsuzum.

 

Bildiğim son üç beş bin yılda sayısız kez tekrar eden hüzünlerin, yarım kalmışlıkların ve ayrılıkların bıkkınlığını gömleğimin omzundaki tozlar gibi silkebilsem keşke. Yitirilen en kıymetli şey itimadım. İsraf edilen zamansa ömür..

 

Belki kalabalık bir şehirde, misal burada yani İstanbul’da, birbirimizi hiç tanımadan; sen kocaman, güneş gibi gözlerin ve beyaz elbisenle geçip gitsen yanımdan ve bu öykü hiç başlamadan bitse..

 

Mezarlıkta kocaman taşlar ve heybetli başlar üzerinde kavuklar.. Mısır’ın fethinde Kahire sokaklarında sönüp giden binlerce neferin pırıltısına, bugünün fukara Türkiye’sindeki gönüllerimizin heyecandan uzaklığı nispetinde burkuluyor içim. Sina çöllerinde yarı beline kadar kuma gömülmüş bir çeşmenin kitabesi mahzun, çatlamış, kararmış… Banisi olacak belki de bir isim okunuyor kısmen: Yeniçeri Ağası Emir-i Emiran.

 

Tam bu anda Anadolu’nun belleğinden bir hikaye anımsıyorum. Bir Teşkilat-ı Mahsusa subayı olan Arap Dede namında babayiğit, boylu poslu ve asil soylu bir adam varmış. Cihan harbinde ölümsüz dediğimiz büyük devletimiz yıkılıp, Arabistan şefkatimizden koparılınca malını mülkünü çantasında ve yüreğinde toplamış, atını memleketi olan Domaniç’e sürmüş. Çölde, yolda, bir kuyunun başında bir bedevi görmüş. Herif yarı baygın, susuz, perperişan aman edermiş, su dilenirmiş. Arap Dede varmış hemen sulamış garibanı. Esasen kuzu postuna girmiş bir kurt olan bedevi, numarayı bırakmış ve hızlı davranıp silahını almış babanın. Bedevilik adetince tepeden tırnağa soyuvermiş onu. Arap Dede, mahzun mahzun bakakalmış arkasından ve üç lafla arzu hal etmiş: ” Bak Ey Eşkiya! Atımı aldın sana helal ederim; kıyafetim, param, silahım ve hatta mataram dahi sana helal olsun. Lakin benim insanlara olan güvenimi çaldın onu sana haram ettim.” demiş. Ve yalın ayak başı kabak yürümüş de varmış memleketine. Ölünce mezarına kimisi Arap Dede kimisi de İtimat Dede diye türbe payesi biçmiş.

 

Bu hayatta yitirdiklerimi düşündüm de sonra, insana duyduğum güvenden daha büyük ne çalınabilir benden?

 
Yorum yapın

Yazan: Ağustos 30, 2016 in Edebiyat Üzerine

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,