RSS

İncir Uyutma

O sonbahar gerçekten bir son bahardı. Asırlık ahşap evimizde büyük bir yaprak dökümü olmuştu. Osmanlı’dan vatandaşlığı olan goca ninem, onun kızı anneannem ve onun kızı annem; yani sülalenin kadınları bohçalarını, bavullarını almış, uzak diyarlara altı ay içinde peşi sıra göç etmişlerdi. Yakınlar, konu komşu kalabalığı dağıldı; evde dedemle baş başa kaldık. Eski adamlar zordur. Ergenler de öyle. Biz birbirini tanımayan zor adamlardık. Daha önce yemek yapmamış, cifle mermer sürtmemiş, gömlek yakası çitilememiş tiplerdik; öyle de kaldık gerçi… Birbirimizle diyalog kuramıyor, artık tarih olmuş yakın maziyi içimizden özlüyorduk. Gidenlerin boşluğu lök gibi içimize oturmuştu. Evin içini bu boşluk dolduruyor; bu boşlukla arkadaşlık ediyor ve bu boşlukla dertleşip, onunla üstümüzü örtüp uyuyorduk. Gel zaman git zaman bir ergenden ve huysuz bir ihtiyardan beklenmeyecek jestlerle birbirimize geçmişin huzurunu anımsatacak ufak sürprizler yapmaya başladık. Dedemin yaptığı en büyük jest incir uyutmaydı. Meşhur dozer ustası efe dedem, bu işe nasıl oldu da girdi bilmiyorum. Bozuk peynir, ekşileşmiş domates, kirli çay bardakları ve konu komşunun getirdiği yemeklerle geçinip giderken ansızın ortaya çıkan bu sütlü tatlı, çölde bir vaha gibi gelmişti. Dedem keyifle kaşıkladığımı görünce, her tatilde beni incir uyutmayla karşılamaya başlamıştı. Bu, birbirimizi sevdiğimizin bin bir gizli ispatının en büyüğü olup çıkmıştı. Her hafta sonu ben geleceğim diye o malzemeyi tedarik edip incirleri doğruyordu. Cuma akşamları onu salonda, piknik tüpün başında tencere karıştırırken buluyordum. Sonra beraber ufak kaselere sıcak tatlıyı dolduruyorduk. Buzdolabında üç beş saat uyudu mu incirler değmeyin keyfimize.

-Nası olmuş oğlum?

-Elin dert görmesin dede, vallaha bunlar hepsinden iyi olmuş he, pek datlı. Bi tabak daha alıyom ben.

-Al olum all, yi istediin gadar.

Böyle konuşurduk, bu sözlerden severdik birbirimizi. O küçük biraderimle bana annemizden kalan en kıymetli mirastı, bizlerse ona kızının en büyük ve en özel emanetleriydik.

***

Bir sonbaharda dedemi de annemlerin ninemlerin göçtüğü diyara uğurladık, sonra nice sonbaharlar geldi geçti, tohumlar fidan, fidanlar ağaç oldu; dün mahallede top koşturduğumuz veletler evlenip baba oldu. Benim yolum da İstanbul’a düştü. Kaldım gittim bu koca şehirde, kendimi bu kalabalıklar deryasında debelenir buldum. Günlerden bir gün Üsküdar’da, kendini kapitalizmin ışıltılı iştahına kaptırmamış bir esnaf lokantasındaki menü’de gördüm onu. İncir uyutma yazıyordu vallahi. Yemeğe oturduğumuz arkadaş bir derdini paylaşıyor olmasaydı, sevinçten bir türkü patlatıverecektim. Ama hiç bozuntuya vermedim, garsonun yemekten sonra ne alırız’ına, incir uyutmanız güzel mi? diye zarf attım. Güzeldi.

***

Ağustos sıcağında Karaköy’de ”öğle arasına çıkmak ile çıkmamak”; Shakespeare’nin ”olmak ya da olmamak”ından daha büyük bir meseledir. Bugün bu meselenin yanlış tarafında duruyor gibiydim, dışarı çıktım. Yemek arasında bir iki mesai arkadaşıyla beraber güneşe meydanı bırakmayan memur taifesi yollardaydı. Sıcaktan pantolonları kıçlarına yapışmış bu kalabalığın arasına karışıp yürüdüm. Daha fazla dayanamayarak, Karaköy Meydanı’ndaki Murat Muhallebicisi’ne attım kendimi. Klima vardır diye düşündüm, doğru da düşünmüşüm. Kemikleri sızlatan soğuk klimaları sevmem oldum olası, burası da öyle değildi. Hoş beş, selam kelam derken yedim yemeği, hesap ödemek için kasaya vardım. Dükkanla aynı adı taşıdığını bildiğim (nerden bileceğim düpedüz uyduruyorum) kasadaki Murat abiye camekandaki sütlü tatlıları soracaktım; yoksa? İncir uyutma mıydı onlar???

Sağındaki solundaki çalışanlarla gergin diyaloglar kuran, günde bin kere hesap almaktan ve döner kebap tezgahının 1 metre sağında oturmaktan usanmışlığı yüzünden okunuyordu adamın. ”Murat Abi” dedim, pos cihazından kafayı kaldırdı (demek ki adı Murat’tı)

-Şu camekandakiler incir uyutma mı?

Gizli bir tarikat üyelerinin birbirlerini tanımak için kullandıkları bir parolayı söylemiştim; beni tanıdı; derin gülümsedi. ”Yok abi” dedi; sonra sağına ve hafifçe soluna bakınca anladım ki gizli bir şey söyleyecekti. Yaklaştım, hafif sağıma dönüp az eğildim, ”Üsküdar’da Öz Bolu Lokantası var, orada yemek lazım” Anlamıştım nereyi söylediğini. Ben de aynı gülümsemeyle yanıt verdim, bildiğimi gösterir şekilde başımı salladım. Esrarlı bir cemiyetin aidiyeti ile birbirimizi Allah’a emanet edip ayrıldık, çıktım muhallebiciden.

İşte biz;

İncir uyutmayı bilen insanlar, bu irfanı bilmeyen büyük kalabalığın arasında böyle sessizce yaşar gideriz.

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: Ağustos 22, 2016 in Edebiyat Üzerine

 

Etiketler: , , ,

Dünyanın Merkezinde Bir Bardak Çay

Dünyanın merkezi bizim eve oldukça yakındır. Oraya yaz akşamları gidip takılır, çay içer ara sıra da arsızlık edip pipoyla duman üfürürüm. Yaz akşamlarının bence müsriflikle bir ilgisi olmalı. Yılın bu zamanlarında vakit mi genişliyor insan mı gamsızlaşıyor bilemiyorum. Havalar ısındı mı akşama kadar ne amel ettiysem gecesinde tüketir; bi gün sağa koyduğumu ertesi gün soldan çarçur eder gündelik yaşarım.

Bir yeniçeri türküsünde dediği gibi:

‘Hamdülillâh, çok şükür Bârî Hüdâ’nın vârına

Yer içerem dimezem kalsın bugünüm yarına.’

Bahsettiğim üzere, dünyanın merkezi, yani Tamer Büfe, bizim fakirhaneye yakındır. O akşam da kadim aşk masallarında kavuşamayan aşıklardan ve Osmanlı’nın yarım kalan cihanşümul sevdalarından bir efkar gönlümü tutmuştu. Gam yüreğe çöktü mü çaysız sabahı edemez insan. Ben de bu zaruret ile Tamer Büfe’ye doğru yollandım. İstanbul’un en ”hayati” mekanlarından Zeynep Kamil Kadın Doğum Hastanesi ile asırlardır cazibe merkezi olan Karacaahmet Mezarlığı’nın ortasına düşen bu büfe insanların da yollarının tam üzerindeydi. Onlar da bir çay içmek için kısacık durup soluklanıyorlardı burada. Uzun kalmayacakları için plastik tabureler ve küçük, yudumluk çay bardakları yeterliydi. Ben de öylece mola verdim, kaşığı şıngırdattım; pipoyu denizci tütünü ile doldurdum ve yaktım. Üç çekişte çayı bitiriverdim. Bir yudum hatıralara bir yudum dertlere bir yudum da meçhulde yarım kalan hayallere gitti. Ciğerlerimi esaslı bi nefesle doldurdum ve karman çorman yazılı sarı saman kağıtlarıma döndüm. Tesadüf bu ya benim hikaye de burada geçiyordu. Ben yazmaya devam ederken Tamer Büfe, sürekli yaptığı gibi doğanları karşılayıp çaylıyor ve ölenleri uğurluyordu..

 
Yorum yapın

Yazan: Ağustos 16, 2016 in Edebiyat Üzerine

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

Çocuk ve Ağaç

Çocukluktan kalma gündüzlerim vardır. Erkenden güneş doğmadan uyanılan, annemin hazırladığı azığı yanıma alıp, köydeki evin yolunu tuttuğum. Cepte ancak yol parası, içimden taşan sevinç… Toprak yolu iki yandan saran rüzgarda nazlı sallanan kavaklar, kuş cıvıltıları, serin serin akan çeşmelerden içilen sular… Pınardan doğan dereceğin üzerine ağaç yaprağından sızan şekilli güneş cilveleri… Ortalık sakin ve coşkun neşeli. Bahçeye girip karıklara suyu koyuvermem; topladığım domates, biber ve hıyarı yanımda getirdiğim köy ekmeğine, çörek otlu dombey (manda) kaymağına ve hakiki peynire yoldaş etmem.. Bu mükellef sofraya tatlı faslı olarak kirazları ve ufak bir kavunu eklemem.. Bahçedeki oyunlar oynadığım çeşmede tastamam abdest almam. Bembeyaz elif-ba çıkınımdaki tertemiz takkeyi takışım.. Pür-i pak duygularla yolumu camiye düşürmem. Çocukluk işte. Allah biliyor ve seviyordu. Öyle olmalıydı ki camiye koşarak – uçarak gidiyordum. Bir yerde tabiatın şarkısını duyabiliyorsa kulak; orada neşe var demektir. Tezek kokusu, saman kokusu, civciv kokusu, dut kokusu, kekik kokusu, ahşap ev kokusu, su içerken yosun kokusu, tarladan dönen ter kokusu, bizzat toprağın kokusu; camide gül yağı, sandıkta lavanta; akşamları ise ıtırlar, çıtırtılar, cırlayan ağustos böcekleri ve bahçede yürüyen sevimli ürkek kirpi…

 

Geçen gün bir AVM’nin kapısında tıpkı içimdeki ben yaşlarında bir çocukla karşılaştım. Büyük metal bir kase içindeki yapraklarından mutsuzluk akan bir mahpus ağaca bakıyordu. Oysa, bu çocuk bilmez ki; ağaç dediğine salıncak kurulur, yemişi varsa yenir, üstündeki börtü böcekle ağız dalaşı edilir, kuşların şarkılarına eşlik edilir ve gölgesinde serin bir ikindi vakti ne temiz uyku çekilir…

 
Yorum yapın

Yazan: Haziran 28, 2016 in Edebiyat Üzerine

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

Soma’nın Babasız Çocukları

canım babam

2014 yılı Türkiye için kapkara bir yıldı. Cumhuriyet tarihinin en büyük maden faciasında 301 madencimiz ekmek paraları için girdikleri yeraltında daha çok para kazanma hırsına bürünmüş patronlar yüzünden vefat ettiler. Bu facia bana 2 şey öğretti: Zenginlik öyle bir güçtü ki medya başta olmak üzere hiç bir siyasi ve hiç bir bürokrat olayın üzerine gidemedi; Türk milleti unutkandı ve popüler kültürün bugüne odaklı zihin yapısını maalesef benimsemişti. Medya ilk günkü infialden sonra olayı takip edip dava süreçlerini yansıtmayı bıraktı ve insanımız bu faciayı unuttu gitti.

Bu yazının siyasi bir yazı olmadığını, AK Parti’ye çakmak yahut onu aklamak için yazılmadığını not etmek isterim. Bu, sadece bir acının, yetimlerin başbaşa kalakaldıkları naçarlığın ve hepimizin başına gelebilecek hayat kadar gerçek bir çaresizliğin haykırışıdır. Olayı doğrudan neden iktidara mal etmiyorsun derseniz, servet karşısındaki bu büzülmeyi biz millet olarak hep gösteriyoruz derim. Hangi iktidar başta olursa olsun ne müfettişler işlerini yapabilirlerdi ne de medya farklı bir tutum gösterecekti. Acı ama gerçek bu bizim yapımız, biziz bu. Trafikte lüks, trilyonluk bir Mercedes ile polis çevirmesine girseniz sizce eski bir Şahin’in sürücüsü ile aynı muameleyi görür müsünüz? Ya da 19 Ağustos Depremi’nden sonra kağıt gibi dağılan evleri yapan kaç varlıklı müteahhit cezalandırıldı?

Belli ki patronların eli kolu uzundu, medyadan siyasete herkes birden sus pus oldu ve bu katliam unutuldu gitti. Bizler, Facebook profillerini ilk günler karartan Türk Milleti, yeniden yakışıklı güzel profil fotoğraflarımızı yükledik ve kıyafet, evlilik programları ile spor sonuçlarını tartışmaya devam ediyoruz. Kimseyi suçlamıyorum hayat devam ediyor, renkli yemek fotoğrafları, tatlı kedi ve köpek resimleri ile keyifli arkadaş aktiviteleri elbette sosyal medyayı dolduracak. Peki geride kalan, o acıyı artık bir kader gibi ömür boyu yaşayacak yetimleri merak ettiniz mi hiç?

Bir dost meclisinde Soma’nın çocukları için ne yapılabilir diye sorduklarında fikrimi söylemiştim. Çocuklarla İstanbul’u gezmeyi, rehabilite edici aktiviteler yapmayı; gülümsemelerini sağlamayı, okul meslek seçerken danışabilecekleri abileri ablaları olmasını sağlamalı demiştim. Bu çağrıma kulak veren bir dost, güzel bir proje hazırladı ve gerekli kaynakları bulup buluşturup yetimlerimizi İstanbul’a getirdi. Ben de hafta sonu fırsat buldukça onlarla birlikte olma şansı yakaladım. Bu arada projenin hayata geçmesi için çıkarılan bürokratik zorluklara, bir masadan diğerine aylar boyunca geç(e)meyen evraklara değinmek bile istemiyorum..

12 yaşında evin babası olmuş yiğitler, ceplerinde dolmuşa binecek parası olmayan öğrenciler tanıdım; baba kelimesini duyduklarında gözleri dolan kız kardeşlerim oldu. Hepsi de benim toprağımdan, benden sizden bizden biri olan arkadaşlardı. Birlikte olduğumuz sürece olayı hiç açmamaya çalıştık ve gözlerimizle bir suskunlukta anlaştık. İstanbul’u neşeyle dolaştılar, sevindik, dinlendik ve ayrılırken ağlaştık.

Onlar döndüler evlerine, hatıralarımız kaldı geride. Diledikleri zaman arayabilecekleri abileri ve ablaları olduğunu hissettiler. Ama gelecek bayram yine boyunları büküldüğünde, evlenme arifesinde aile ziyaretleri başladığında yaşayacakları hüzünleri düşünürüm… Allah, yardımcıları olsun, sabırlar versin; millet olarak bize de azıcık hafıza ve vicdan ihsan etsin. Ve yargıçlarımız, sorumlulardan ne kadar zengin ne kadar network sahibi de olsalar inşallah tamamen hesap sorabilirler.

 
 

Para Fabrikası

 ”İnsanlığın en büyük 3 icadı ateş, tekerlek ve merkez bankalarıdır.”

Will Rogers*

Seyahat etmeyi hep ilham verici bulmuşumdur; çünkü insan ancak seyahatteyken modern şehrin çılgın akvaryumundan kurtulur. Bu özgürlük, varılacak şehrin insanı kuşatmasına kadar sürer. Seyahat kısa da olsa tadılan hürriyet kişiye büyük ilhamlar fısıldamaya mahirdir. Şimdi Ankara’ya, Merkez Bankası’nı ve bankanın en önemli ürünü olan Türk Lirası’nı tanımak için gidiyorum. Hemen yanımdaki çift, küçük kızlarıyla oturuyor. Bu esnada 6 yaşındaki hanımefendi kucağında seyahat ettiği babasına şöyle dedi:

– Baba, dünyada neden her şey paralı?

Yunus Emre şiiri kadar basit ve hikmet dolu olan bu soru tüm hafta boyunca aklımdan çıkmıyor. Para nedir, nasıl bir şeydir?

Yeryüzündeki tüm eşyaların bir değeri var, birisi ona para cinsinden bir kıymet biçtiğinde o nesnenin bu parayı edip-etmeyeceği, pahalı mı-ucuz mu olduğu üzerine hemen bir kanıya varabiliyoruz. Peki paranın değeri nedir?

İnsanın eşya ile kurduğu iletişimin sağlıklı ve gerçekçi olması gerektiğini eskiler hep söylerler. Eşyanın bir madde boyutu bir de mana boyutu vardır ve bu ikisinin iyi tanımlanarak dengeye getirilmesi gerekir. Bir örnekle durumu açalım: Hiçkimse bir ceketi korumak için ölmeyi göze almayacakken; bayrağı korumak için gözünü kırpmadan canlarından vazgeçenler çok olmuştur. Oysa hem ceket hem de sancak kumaştan yapılmış eşyalardır. Aynı maddeden yapılmış olmalarına rağmen farklı anlamlar taşımaktadırlar. Her gün kendisine bir şekilde yolumuz uğramak zorunda olan, ömürlerimizi onu elde edebilmek için satarak çalıştığımız paranın hem madden hem de manen ne olduğunu iyi tanımlamamız gerekiyor.

Merkez Bankası Banknot Matbası’na varıyorum. Paranın hikayesini anlatıyorlar; tasarımından paketlenmesine kadar tek tek, göstererek. İşin teknik boyutları devlet sırrı sayılır geçelim, biz işin bambaşka bir boyutuna bakalım. Matbaa makinalarının olduğu büyük binaya giriş yapıyorum, insan yapımı demirden dev canavarlar gürültüyle homurdanıyorlar. Bu makinalar insanların belki de tüm ömürlerini uğruna harcadıkları şeyi ”para”yı üretiyor. Boş beyaz kağıtlar demirden yaratığın bir ağzından girip, diğer bir köşeye 1 saniye bile olmadan içinde bir sürü banknot barındıran (küpür denir her bir paraya) kocaman para sayfaları olarak çıkıyor. Onlarca, yüzlerce, binlerce sayfa.. Sayfaların üst üste, raf raf biriktiği küçük ayaklı sepetler, yüzlerce… Belki milyarlarca lira var önümde. Burası dev bir fabrika, bir para fabrikası. Cihanda en karlı işi yapan yerdeyim, dolaylı olarak para kazanmayı hedeflemiyor, direkt paranın kendisini üretiyor makinalar. Allah’ım ne saadet! İnsan arzularının en ihtiraslısı olan şey belki de para aşkıdır, işte bu nesnenin, paranın, üretimini görmek nefse heyecan veriyor. 100’lüklerden oluşan ufak hatalı bir sayfayı önüme koyuyorlar, dokunuyorum, mürekkebi dağılıyor paraların. Evet! Mürekkep ve kağıttan ibaretler, gerçekten! Kitabınız, gazeteniz, not defteriniz gibi. Ama bir gazetenin zihnimizde kapladığı kıymet ile paranınki mukayese kabul etmez.. Bilmek ile idrak etmek farklı şeylermiş vesselam.

Eski zamanlarda dünya üzerinde kabul gören sistem gereği para denilen kağıt, merkez bankalarında saklanan altınları temsilen basılırmış, dileyen kağıt parasını götürüp karşılığı olan altını alırmış. Şimdilerde ise durum bambaşka. Elde dokunduğunuz para mürekkepli kağıttan başka bir şey değil. Yasa emrettiği için ve insanlar eyvallah dediği için kıymetliler kıymetlisi oluveren renkli kağıtlar bunlar.

İnsanlık canlanıyor zihnimde, kan kokulu bir kızıl odada hırsla büyüyüp küçülen burun deliklerinden hızlı hızlı nefes alarak gözlerinde altın ışıltıları pırıldayan bir sarışın adam şeklinde. Para onun için hayatın yegane gayesi ve en kıymetli şey sanki. Asil gibi duran sembollerle dolu tarihin bu karanlık odasında kısa bir süre sonra bir başkasına nöbetini devredecek olan insanlar. Maddesini hiç bir şekilde bedenine ve ruhuna karıştırarak kendi içinde eritemeyeceği altına ve paraya kısa bir süre sahip olmak için gözlerdeki bu hırs pırıltıları ne korkunç ve ne anlamsız.

İnsanlık canlanıyor zihnimde, elbise almak, karnını doyurmak, evini ısıtmak için her sabah yollara saçılan, yeryüzüne dağılan karıncalar sürüsü. Para bir mecburiyet garibanlara. Üstleri çok gıcır olmayan, kara kuru, zayıf insanlar. Ömürleri kısacık; ama onu satmaya mecburlar. Sattıkları hayatları karşılığında ellerine aldıkları renkli kağıtları tutup okşayacak zamanları olmayan insanlar. Para hemen ellerinden gidecek ve ancak yemek yemeye ve uyumaya vakitleri kalacak.

İnsanlık canlanıyor zihnimde, kağıtla mürekkebe ölüm sevdasına tutulmamış insanlar, altın denen metali yiyip içemeyeceklerini, ruhlarına sokup iç edemeyeceklerini bilecek kadar aklı selim insanlar. Ömür denilenin, dünya sahnesinde sadece bir an durup rol oynamaktan ibaret olduğunu bilenler. Yüzlerinde bilge ve ince bir tebessümle, tüm mahluklara merhamet gösteren kalbi selim insanlar. Para denen metanın, ancak başka insanların hayatlarına güzellikler katarsa madde-mana bütünlüğüne erişeceğini bilen, hidayet sahibi insanlar. Para salt kendisi hiç bir anlama gelmiyor onların idraklerinde.

ABD Merkez Bankası para üretiyor

Birincisine eyvah deyip, ikincisine sabır dileyelim.


*William Penn Adair “Will” Rogers (4 Kasım 1879 – 15 Ağustos 1935) ABD’li vodvil sanatçısı, mizahçı, sosyal yorumcu ve sinema oyuncusu.1920’lerde ve 1930’larda dünyanın en iyi bilinen ünlülerinden biriydi. Detaylı bilgi için: http://tr.wikipedia.org/wiki/Will_Rogers


 
Yorum yapın

Yazan: Mart 26, 2015 in Edebiyat Üzerine

 

Etiketler: , , , , , ,

Neslimiz Tükeniyor!

Bir süredir zihnimde bir Çinli ile yaşıyorum. O cumartesi sabahı Edirnekapı Mezarlığı’nda taze bahar yağmurları ışıldarken arabadan indim, surlardaki büyük gedikten içeriye dalan yola yönelip, mezarlığa baka baka yürürken mezarlıktan bir ses duydum. Abasıyanık’ın da başına geldiği gibi bir ”şşşt” sesiydi bu. Münferit mezarla gözgöze geldik: ”Celadettin Wang, Ruhuna Fatiha!”

Bir kaç gündür kafa tasımın çeperlerini genişletme gayretindeki üşüşük fikirler bu mezardan hortlamıştı. Bu Wang kimdi, ne akla hizmet 1960’ların başında İstanbul’a gelmiş ve burada vefat etmiş üstüne de Anavatan’dan binlerce kilometre öteye, işte şu İstanbul mezarlığına medfun olmuştu? Bunları düşünürken ısmarladığım Niğde Gazozu geldi geldi Cihangir’in göbeğindeki kahvehane masasının üstüne bağdaş kurdu. Siz siz olun gazoz ile beraber pipo içmeyin.

Çevremde türlü çeşit insanlar hareket halinde durmadan sesler çıkartıyorlardı. Kırmızı bebek arabasında cin gibi bir bebek ayaklarını kıpırdatıyor, meyveli sakız gibi kokular saçan bir kadın ile elinde bir telefonu tespih gibi çeviren, kot pantalon üzere kırmızı balıkçı gömleğinin kolları sıvalı, kirli sakal bir adam aynı masayı paylaşıyorlardı. Çocuk bunların evladı olabilirdi pekala.

O an, dar yoldaki kalabalığı sakince yaran bir turuncu jeep geçti. Kahvenin yanındaki Ermeni Tatlı Ustası’nın çırağı Arnavut Kaldırımlarında düşeyazdı ve arka masada bir sigara bağırdı: ”yandım anam!”

Bay Wang ile ilgili düşüncelerimi masaya dökme vakti gelmişti: Bir asır önce doğmuş bir adam, Çin’den kalkıp önce Pakistan’a, oradan da zor şartlar altında İstanbul’a gelmiş, Üniversite’de Sinoloji Kürsüsü’ne çıkmış, tahtta oturmadığı zamanlarda da geçim kaygısıyla bir Çin Lokantası açmıştı. Hikaye gibi hatıralar kuşanmış, insanca bir mücadele vermiş ve bir ömür yaşamıştı. Şimdi ismi bir mezar taşını süslüyor. İyi bir mezar taşı kaç yıl dayanır dersiniz?

Çevremdeki tüm bu mutlu, dertli, kıskanç veya rahvan gitsinci insanların ve hatta ayaklarını anasına tekme atmak için kullanan bebek arabası sahibinin öleceğini de düşünmeye başladım. Bu korkunç bir şey, şimdi Cihangir Meydanı’nda gördüğüm herkes ölecek, tarihleri farklı olabilir ama eninde sonunda kesin ölecek herkes. Bu yaşayanların kemikleri etlerinden kurtulduğu gibi kimimizin kemikleri de un ufak olup toptan berhava olacağız.

Image

Aynı çağı paylaşan insanlar! Çağdaşlarım!

Bir yokoluş geliyor üstümüze dalga dalga. Zaman Soykırımı’nın elinde neslimiz tükenecek. Belki bir kaç antika dükkanında elbiselerimiz kalacak ve bu sokaklar yeni sahipleriyle dolup taşacak. Şimdi nefes alan hiç bir insan bir asır sonra olmayacak yeryüzünde. Böylesine mahkumken aynı kadere, birbirimizi boğazlamayı bırakalım, el verin bir şeyler yapalım…

 
Yorum yapın

Yazan: Nisan 29, 2014 in Edebiyat Üzerine

 

Etiketler: , ,

Diplomamı Aldım Anne

Image

Köyün öğretmeniydin yoğundun, okul dışında kalan tüm vaktiniyse ben alıyordum. Öğretmen okulunda sana ne öğretildiyse, kitaplardan ne okuduysan harfiyen üzerimde deniyordun. Zeki, sağlıklı, güçlü, inançlı, sanata dokunan ve merhamet sahibi olmamı çok ama çok istiyordun.

Küçükken özel besinlerle beslendiğimi hatırlıyorum, arı sütleri, ceviz içleri, özel zeytin yağları ve türlü ıtırlı bitkiler… 4 yaşıma geldiğimde okuma-yazmam olmuş, 5 yaşında ilk ticari faaliyetlerime yine senin sayende başlamıştım. Köydeki tüm çocuklara elma şekeri ve süs balığı satıyordum. Yaz sabahları tüm çocuklar gibi Elifba’mı alıp köy camisine gidiyor; öğleden sonraları ders çalışıyor, ikindi vakti gelince de ya çayırda (harman yeri) top oynuyor ya da dağlara kekik, kuşburnu, ahlat vs. toplamaya gidiyordum.

İlkokul 1. sınıfı üst üste üç kez okuduktan sonra nihayet ikinci sınıfa geçtiğimde 7 yaşımdaydım, neredeyse her hafta Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) başta olmak üzere ülkenin o zamanki önemli mevzularına kafa patlatıyor ve kompozisyonlar yazıyordum. Köydeki aileler çocuklarını benimle arkadaşlık etmeye yollarlardı.

Öğretmen arkadaşlarınla para, elbise, defter, kalem, kitap toplar yoksul öğrencileri gizlice gözetirdin, kızlarını okutmayan ailelerle konuşurdun. Ne zaman senin çalıştığın bir köye düşse yolum, koca koca kadınlar sarılıp ağlıyorlar bana, her dağ köyünde fethettiğin bir kalp var, sen kimsesizlerin de kimsesiydin.

Yazları, gelecek sene okuyacağım tüm dersleri bana kısa bir zamanda öğretiyordun. Kiraz ağaçları arasında, türlü rüşvetler ve nazlarla ders çalışırdım. Sen hiç bir zaman ”Çalışmazsan şöyle kötü olur, bak elin oğlu nasıl çalışıyor.” demedin, ben nazlandıkça sabrederdin..

Sonra şehre taşındık. İlçedeki en prestijli okul olan İstiklal İlkokulu’na yazılmıştım. Sen her sabah erkenden uyanıyor, çantamı yerleştirip, giyineceğim elbiseleri sandalyemin üzerine hazırlayıp, ballı – tereyağlı ekmeğimi ve çikolatalı sütümü masama koyup beni güzelce uyandırıyordun. Neredeyse iki-üç günde bir okuluma gelir, beni takip eder, öğretmenlerimle konuşurdun.

Akşam okul dönüşü çantamı boşaltır, bana atıştırmalık bir şeyler hazırlar ve beni dizinin dibine oturtup günümün nasıl geçtiğini anlattırırdın. Okumamı çok istiyordun.

Senin hayattaki en büyük amacın, üzerine titizlendiğin en büyük eserin bendim.

21 Mart 1998’de anı defterime şöyle yazmışsın:

” Canım Oğlum,

Seni doğurduğum için ve senin gibi bir oğlum olduğu için çok…. mutluyum. Seni çok seviyorum.

Kendimi sende buluyorum. Çalışkan, zeki, insancıl biraz yaramaz; ama ne olursan ol sen benim canımsın. Her zaman yanında, kalbindeyim. Unutma!

Tüm yaşantın boyunca çalışkan, başarılı, mutlu, sağlıklı, yakışıklı daha doğrusu tüm isteklerine kavuşman dileğiyle yanaklarından sevgiyle öperim.

Seni canından çok seven ANNEN.”

Önce resim yapmaya başladım, iki yıllık bir hazırlıktan sonra ilk sergimi ortaokuldayken açtım. Peşi sıra uzakdoğu sporları, antika koleksiyonculuğu ve değerli taş koleksiyonu hobilerim ortaya çıktı ki hepsinin banisi de sendin anne.

Yağmurlu havalarda ve kışın ben, yeni botlarımla gezerken senin yazlık ayakkabını yadırgamıştım. Sonra bir bayram iki bayram derken bana hep yeni ayakkabılar aldın; ama sen hep aynı ayakkabıyı ve elbiseyi giyiyordun anne.

Bir memur maaşıyla geçinemiyorduk sanırım, sabah güneş doğmadan babamla uyanır, şehre yakın, kiraladığınız büyük tarlaya gider fidanlar yetiştirirdiniz, iki bileğinden ameliyatlı olduğun halde hiç sızlanmaz, fidanları aşılar dururdun benim aşımı yaptığın gibi.

Ayakkabının ve elbisenin benim kurs paralarım yüzünden değişmediğini anladığım günden sonra bir daha hiçbir kursa tek lira ödettirmemeye and içmiş, her sınavda derece yaparak dersanelerden transfer ücretleri almaya başlamıştım ben de.

Sonra sen gittin, ben ne yapacağımı bilemedim. Yıllarca dikiş tutturamadım, ama hamurumu sen yoğurmuştun, en kötü ve dağınık zamanlarımda Boğaziçi Üniversitesi’ni iki kez kazanmasını bildim. Uzun sürdü biraz ve nihayet dün diplomamı aldım anne.

Diploma töreninde aileler tirübündeydi, memleketten gelen yoktu benim için. Böyle şeyleri çok önemserdin sen, hemen küçük bir hediye alır, özel günler için tuttuğun elbiseni en güzel şekilde giyinir gelirdin, biliyorum.. Tribünde seni göremeyince boynum büküldü, en büyük eserini, beni, görmeni isterdim..

Meğer sen de ordaymışsın, beni yalnız bırakmamışsın.. Seni rüyamda görmeyeli belki iki yıl olmuştu. Bu sabah gelip, sarılıp tebrik ettin, konuşamadım, söyleyemedim, ben de seni özledim anne, ben de seni çok özledim.

Haylaz bir çocuktum, ele avuca sığmazdım. Hep güleryüz gördüm, sevgiyle kucaklandım.

Bu diploma senin eserin anne, teşekkür ederim, mekanın cennet olsun.

Seni canından bile çok seven OĞLUN

 
21 Yorum

Yazan: Temmuz 7, 2013 in Edebiyat Üzerine

 

Etiketler: