RSS

İstanbul’a Veda

Bir süredir sokaklarda yalınayak geziyordum da ayağıma hayal kırıklıkları batıyordu. Pişmanlıklar yakama borç veren gibi yapışmış, hatalarımın icrasından tası tarağı kurtaracak bir yol arıyordum. Kaderle hesaplaşamamıştım. Terk ettiğim semtler, kullanmadığım isimler, hayatımda kocaman bir boşluk vardı. En kötüsü de bir ata ocağım, evim yoktu. Mültecisi olmuştum memleketimin. Fukarasıydım saadetin. Yuva kokusundan ve hatıraları saklayan albümlerden yoksundum işte yine. Hayallerim de Haydarpaşa Garı gibi kapanmış, mazi olmuştu. Uzun bir süredir fotoğraflarda bile gülemiyordum, en iyi bildiğim şey hüzündü. Bu düşüşün nereye kadar süreceğinden habersiz dibi arıyordum karanlık sularda. Ömür saatimden zaman, şuursuzca akıyordu.

Böyle bir ruh halinde bir sabah verdim kararımı. Gidecektim bu diyarlardan, yeniden başlayacaktım her şeye. Kararlarımın ciddiyetini hep sonradan idrak etmişimdir yine öyle oldu. Bileti alıp, kılık kıyafet, kitap defter ne var ne yok dağıtıp hepi topu bir valize tüm eşyamı tıkıştırınca anladım veda etmenin ne olduğunu. Bir hafta vardı gidişime şimdi. İnsanlar heyecanlı ve mutlu olmamı bekliyorlardı ki ben de öyle olacağımı varsaymıştım hep. Ama bu kaçtığım şehri, bunca deliyle dolu memleketi hem de daha gitmeden özlemeye başladığımı hissettim, bir sabah bindiğim Karaköy Vapuru’nda. Topkapı’nın Adalet Kulesi’ni gözlerimle okşadım, Kız Kulesi’ne acı acı güldüm; Galata’yla sessizce vedalaştım. Onları ve bilip bilmediğim bin yıldır bu şehirde yaşamış herkesi Allah’a emanet ettim ve yola işte böylece çıktım.

Meğer ne çok severmişim İstanbul’u. Tıngır mıngır faytonları Adalar’ın, Boğaziçi’nin erguvanları açtığında Boğaz, Kandilli, Emirgan, Yahya Efendi durağı, Harun’un arkadaşlığında musiki akşamları, Salacak’taki taşlardan mehtap ve yakamoz; Caddebostan’da lanetli köşk, Tophane’nin boya kokan ahşap akşamları, Beşiktaş’ta kış, Kalamış’ta yosun, Cankurtaran’da cumbalı evlere komşu Bizans duvarları… Karagümrük, Vefa, Balat, Ayazma… Surlardaki gül bahçesi, Eyüp’te bir akşam vakti, Beyoğlu, Pera, Cihangir ve Nişantaşı’nda senaryo yazdığımız kafeler; Beyazıt’ta bit pazarından aldığımız tespihler, Zeki Müren çalan Setüstü, bir lale sabahında Gülhane, Asaf Osman’ın çayları, Üsküdar, Üsküdar, Üsküdar’da yaz akşamları.

Şimdi bütün şehir boğazıma lök gibi oturmuş yutkunamıyordum. Ben, geriye döneceği bir sıcak elden yoksun ipsiz bir uçurtma; bir meçhule savruluyordum. Ardımda bir şiir bile bırakmadan.

(23 Eylül 2016, Selimiye’den Salacak’a doğru)

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: Kasım 8, 2016 in Edebiyat Üzerine

 

Etiketler: ,

Çalınan Güven

Bu sabah, yalnız ve duru bir piyano sesi var kafamda. Etrafımı çeviren mezarlıkları, Kızıl Deniz’i aşan Musa gibi yarıp (geçiyorum).. Servilerden dalgalar arasında asasız yürüyorum ve itimadını yitirmiş bir peygamber hüznü çökmüş içime. Sönmüş mazinin yitip giden hatıralarında ehemmiyetli ama bugün iki paralık olmuş eskileri satan bir antikacı gibiyim. Ağzımda bir kekremsi tat ve kafamda (su birikintisinden gördüğüm) ekşimiş bir surat… Durgunum, umutsuzum.

 

Bildiğim son üç beş bin yılda sayısız kez tekrar eden hüzünlerin, yarım kalmışlıkların ve ayrılıkların bıkkınlığını gömleğimin omzundaki tozlar gibi silkebilsem keşke. Yitirilen en kıymetli şey itimadım. İsraf edilen zamansa ömür..

 

Belki kalabalık bir şehirde, misal burada yani İstanbul’da, birbirimizi hiç tanımadan; sen kocaman, güneş gibi gözlerin ve beyaz elbisenle geçip gitsen yanımdan ve bu öykü hiç başlamadan bitse..

 

Mezarlıkta kocaman taşlar ve heybetli başlar üzerinde kavuklar.. Mısır’ın fethinde Kahire sokaklarında sönüp giden binlerce neferin pırıltısına, bugünün fukara Türkiye’sindeki gönüllerimizin heyecandan uzaklığı nispetinde burkuluyor içim. Sina çöllerinde yarı beline kadar kuma gömülmüş bir çeşmenin kitabesi mahzun, çatlamış, kararmış… Banisi olacak belki de bir isim okunuyor kısmen: Yeniçeri Ağası Emir-i Emiran.

 

Tam bu anda Anadolu’nun belleğinden bir hikaye anımsıyorum. Bir Teşkilat-ı Mahsusa subayı olan Arap Dede namında babayiğit, boylu poslu ve asil soylu bir adam varmış. Cihan harbinde ölümsüz dediğimiz büyük devletimiz yıkılıp, Arabistan şefkatimizden koparılınca malını mülkünü çantasında ve yüreğinde toplamış, atını memleketi olan Domaniç’e sürmüş. Çölde, yolda, bir kuyunun başında bir bedevi görmüş. Herif yarı baygın, susuz, perperişan aman edermiş, su dilenirmiş. Arap Dede varmış hemen sulamış garibanı. Esasen kuzu postuna girmiş bir kurt olan bedevi, numarayı bırakmış ve hızlı davranıp silahını almış babanın. Bedevilik adetince tepeden tırnağa soyuvermiş onu. Arap Dede, mahzun mahzun bakakalmış arkasından ve üç lafla arzu hal etmiş: ” Bak Ey Eşkiya! Atımı aldın sana helal ederim; kıyafetim, param, silahım ve hatta mataram dahi sana helal olsun. Lakin benim insanlara olan güvenimi çaldın onu sana haram ettim.” demiş. Ve yalın ayak başı kabak yürümüş de varmış memleketine. Ölünce mezarına kimisi Arap Dede kimisi de İtimat Dede diye türbe payesi biçmiş.

 

Bu hayatta yitirdiklerimi düşündüm de sonra, insana duyduğum güvenden daha büyük ne çalınabilir benden?

 
Yorum yapın

Yazan: Ağustos 30, 2016 in Edebiyat Üzerine

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

İncir Uyutma

O sonbahar gerçekten bir son bahardı. Asırlık ahşap evimizde büyük bir yaprak dökümü olmuştu. Osmanlı’dan vatandaşlığı olan goca ninem, onun kızı anneannem ve onun kızı annem; yani sülalenin kadınları bohçalarını, bavullarını almış, uzak diyarlara altı ay içinde peşi sıra göç etmişlerdi. Yakınlar, konu komşu kalabalığı dağıldı; evde dedemle baş başa kaldık. Eski adamlar zordur. Ergenler de öyle. Biz birbirini tanımayan zor adamlardık. Daha önce yemek yapmamış, cifle mermer sürtmemiş, gömlek yakası çitilememiş tiplerdik; öyle de kaldık gerçi… Birbirimizle diyalog kuramıyor, artık tarih olmuş yakın maziyi içimizden özlüyorduk. Gidenlerin boşluğu lök gibi içimize oturmuştu. Evin içini bu boşluk dolduruyor; bu boşlukla arkadaşlık ediyor ve bu boşlukla dertleşip, onunla üstümüzü örtüp uyuyorduk. Gel zaman git zaman bir ergenden ve huysuz bir ihtiyardan beklenmeyecek jestlerle birbirimize geçmişin huzurunu anımsatacak ufak sürprizler yapmaya başladık. Dedemin yaptığı en büyük jest incir uyutmaydı. Meşhur dozer ustası efe dedem, bu işe nasıl oldu da girdi bilmiyorum. Bozuk peynir, ekşileşmiş domates, kirli çay bardakları ve konu komşunun getirdiği yemeklerle geçinip giderken ansızın ortaya çıkan bu sütlü tatlı, çölde bir vaha gibi gelmişti. Dedem keyifle kaşıkladığımı görünce, her tatilde beni incir uyutmayla karşılamaya başlamıştı. Bu, birbirimizi sevdiğimizin bin bir gizli ispatının en büyüğü olup çıkmıştı. Her hafta sonu ben geleceğim diye o malzemeyi tedarik edip incirleri doğruyordu. Cuma akşamları onu salonda, piknik tüpün başında tencere karıştırırken buluyordum. Sonra beraber ufak kaselere sıcak tatlıyı dolduruyorduk. Buzdolabında üç beş saat uyudu mu incirler değmeyin keyfimize.

-Nası olmuş oğlum?

-Elin dert görmesin dede, vallaha bunlar hepsinden iyi olmuş he, pek datlı. Bi tabak daha alıyom ben.

-Al olum all, yi istediin gadar.

Böyle konuşurduk, bu sözlerden severdik birbirimizi. O küçük biraderimle bana annemizden kalan en kıymetli mirastı, bizlerse ona kızının en büyük ve en özel emanetleriydik.

***

Bir sonbaharda dedemi de annemlerin ninemlerin göçtüğü diyara uğurladık, sonra nice sonbaharlar geldi geçti, tohumlar fidan, fidanlar ağaç oldu; dün mahallede top koşturduğumuz veletler evlenip baba oldu. Benim yolum da İstanbul’a düştü. Kaldım gittim bu koca şehirde, kendimi bu kalabalıklar deryasında debelenir buldum. Günlerden bir gün Üsküdar’da, kendini kapitalizmin ışıltılı iştahına kaptırmamış bir esnaf lokantasındaki menü’de gördüm onu. İncir uyutma yazıyordu vallahi. Yemeğe oturduğumuz arkadaş bir derdini paylaşıyor olmasaydı, sevinçten bir türkü patlatıverecektim. Ama hiç bozuntuya vermedim, garsonun yemekten sonra ne alırız’ına, incir uyutmanız güzel mi? diye zarf attım. Güzeldi.

***

Ağustos sıcağında Karaköy’de ”öğle arasına çıkmak ile çıkmamak”; Shakespeare’nin ”olmak ya da olmamak”ından daha büyük bir meseledir. Bugün bu meselenin yanlış tarafında duruyor gibiydim, dışarı çıktım. Yemek arasında bir iki mesai arkadaşıyla beraber güneşe meydanı bırakmayan memur taifesi yollardaydı. Sıcaktan pantolonları kıçlarına yapışmış bu kalabalığın arasına karışıp yürüdüm. Daha fazla dayanamayarak, Karaköy Meydanı’ndaki Murat Muhallebicisi’ne attım kendimi. Klima vardır diye düşündüm, doğru da düşünmüşüm. Kemikleri sızlatan soğuk klimaları sevmem oldum olası, burası da öyle değildi. Hoş beş, selam kelam derken yedim yemeği, hesap ödemek için kasaya vardım. Dükkanla aynı adı taşıdığını bildiğim (nerden bileceğim düpedüz uyduruyorum) kasadaki Murat abiye camekandaki sütlü tatlıları soracaktım; yoksa? İncir uyutma mıydı onlar???

Sağındaki solundaki çalışanlarla gergin diyaloglar kuran, günde bin kere hesap almaktan ve döner kebap tezgahının 1 metre sağında oturmaktan usanmışlığı yüzünden okunuyordu adamın. ”Murat Abi” dedim, pos cihazından kafayı kaldırdı (demek ki adı Murat’tı)

-Şu camekandakiler incir uyutma mı?

Gizli bir tarikat üyelerinin birbirlerini tanımak için kullandıkları bir parolayı söylemiştim; beni tanıdı; derin gülümsedi. ”Yok abi” dedi; sonra sağına ve hafifçe soluna bakınca anladım ki gizli bir şey söyleyecekti. Yaklaştım, hafif sağıma dönüp az eğildim, ”Üsküdar’da Öz Bolu Lokantası var, orada yemek lazım” Anlamıştım nereyi söylediğini. Ben de aynı gülümsemeyle yanıt verdim, bildiğimi gösterir şekilde başımı salladım. Esrarlı bir cemiyetin aidiyeti ile birbirimizi Allah’a emanet edip ayrıldık, çıktım muhallebiciden.

İşte biz;

İncir uyutmayı bilen insanlar, bu irfanı bilmeyen büyük kalabalığın arasında böyle sessizce yaşar gideriz.

 
Yorum yapın

Yazan: Ağustos 22, 2016 in Edebiyat Üzerine

 

Etiketler: , , ,

Dünyanın Merkezinde Bir Bardak Çay

Dünyanın merkezi bizim eve oldukça yakındır. Oraya yaz akşamları gidip takılır, çay içer ara sıra da arsızlık edip pipoyla duman üfürürüm. Yaz akşamlarının bence müsriflikle bir ilgisi olmalı. Yılın bu zamanlarında vakit mi genişliyor insan mı gamsızlaşıyor bilemiyorum. Havalar ısındı mı akşama kadar ne amel ettiysem gecesinde tüketir; bi gün sağa koyduğumu ertesi gün soldan çarçur eder gündelik yaşarım.

Bir yeniçeri türküsünde dediği gibi:

‘Hamdülillâh, çok şükür Bârî Hüdâ’nın vârına

Yer içerem dimezem kalsın bugünüm yarına.’

Bahsettiğim üzere, dünyanın merkezi, yani Tamer Büfe, bizim fakirhaneye yakındır. O akşam da kadim aşk masallarında kavuşamayan aşıklardan ve Osmanlı’nın yarım kalan cihanşümul sevdalarından bir efkar gönlümü tutmuştu. Gam yüreğe çöktü mü çaysız sabahı edemez insan. Ben de bu zaruret ile Tamer Büfe’ye doğru yollandım. İstanbul’un en ”hayati” mekanlarından Zeynep Kamil Kadın Doğum Hastanesi ile asırlardır cazibe merkezi olan Karacaahmet Mezarlığı’nın ortasına düşen bu büfe insanların da yollarının tam üzerindeydi. Onlar da bir çay içmek için kısacık durup soluklanıyorlardı burada. Uzun kalmayacakları için plastik tabureler ve küçük, yudumluk çay bardakları yeterliydi. Ben de öylece mola verdim, kaşığı şıngırdattım; pipoyu denizci tütünü ile doldurdum ve yaktım. Üç çekişte çayı bitiriverdim. Bir yudum hatıralara bir yudum dertlere bir yudum da meçhulde yarım kalan hayallere gitti. Ciğerlerimi esaslı bi nefesle doldurdum ve karman çorman yazılı sarı saman kağıtlarıma döndüm. Tesadüf bu ya benim hikaye de burada geçiyordu. Ben yazmaya devam ederken Tamer Büfe, sürekli yaptığı gibi doğanları karşılayıp çaylıyor ve ölenleri uğurluyordu..

 
Yorum yapın

Yazan: Ağustos 16, 2016 in Edebiyat Üzerine

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

Çocuk ve Ağaç

Çocukluktan kalma gündüzlerim vardır. Erkenden güneş doğmadan uyanılan, annemin hazırladığı azığı yanıma alıp, köydeki evin yolunu tuttuğum. Cepte ancak yol parası, içimden taşan sevinç… Toprak yolu iki yandan saran rüzgarda nazlı sallanan kavaklar, kuş cıvıltıları, serin serin akan çeşmelerden içilen sular… Pınardan doğan dereceğin üzerine ağaç yaprağından sızan şekilli güneş cilveleri… Ortalık sakin ve coşkun neşeli. Bahçeye girip karıklara suyu koyuvermem; topladığım domates, biber ve hıyarı yanımda getirdiğim köy ekmeğine, çörek otlu dombey (manda) kaymağına ve hakiki peynire yoldaş etmem.. Bu mükellef sofraya tatlı faslı olarak kirazları ve ufak bir kavunu eklemem.. Bahçedeki oyunlar oynadığım çeşmede tastamam abdest almam. Bembeyaz elif-ba çıkınımdaki tertemiz takkeyi takışım.. Pür-i pak duygularla yolumu camiye düşürmem. Çocukluk işte. Allah biliyor ve seviyordu. Öyle olmalıydı ki camiye koşarak – uçarak gidiyordum. Bir yerde tabiatın şarkısını duyabiliyorsa kulak; orada neşe var demektir. Tezek kokusu, saman kokusu, civciv kokusu, dut kokusu, kekik kokusu, ahşap ev kokusu, su içerken yosun kokusu, tarladan dönen ter kokusu, bizzat toprağın kokusu; camide gül yağı, sandıkta lavanta; akşamları ise ıtırlar, çıtırtılar, cırlayan ağustos böcekleri ve bahçede yürüyen sevimli ürkek kirpi…

 

Geçen gün bir AVM’nin kapısında tıpkı içimdeki ben yaşlarında bir çocukla karşılaştım. Büyük metal bir kase içindeki yapraklarından mutsuzluk akan bir mahpus ağaca bakıyordu. Oysa, bu çocuk bilmez ki; ağaç dediğine salıncak kurulur, yemişi varsa yenir, üstündeki börtü böcekle ağız dalaşı edilir, kuşların şarkılarına eşlik edilir ve gölgesinde serin bir ikindi vakti ne temiz uyku çekilir…

 
Yorum yapın

Yazan: Haziran 28, 2016 in Edebiyat Üzerine

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

Soma’nın Babasız Çocukları

canım babam

2014 yılı Türkiye için kapkara bir yıldı. Cumhuriyet tarihinin en büyük maden faciasında 301 madencimiz ekmek paraları için girdikleri yeraltında daha çok para kazanma hırsına bürünmüş patronlar yüzünden vefat ettiler. Bu facia bana 2 şey öğretti: Zenginlik öyle bir güçtü ki medya başta olmak üzere hiç bir siyasi ve hiç bir bürokrat olayın üzerine gidemedi; Türk milleti unutkandı ve popüler kültürün bugüne odaklı zihin yapısını maalesef benimsemişti. Medya ilk günkü infialden sonra olayı takip edip dava süreçlerini yansıtmayı bıraktı ve insanımız bu faciayı unuttu gitti.

Bu yazının siyasi bir yazı olmadığını, AK Parti’ye çakmak yahut onu aklamak için yazılmadığını not etmek isterim. Bu, sadece bir acının, yetimlerin başbaşa kalakaldıkları naçarlığın ve hepimizin başına gelebilecek hayat kadar gerçek bir çaresizliğin haykırışıdır. Olayı doğrudan neden iktidara mal etmiyorsun derseniz, servet karşısındaki bu büzülmeyi biz millet olarak hep gösteriyoruz derim. Hangi iktidar başta olursa olsun ne müfettişler işlerini yapabilirlerdi ne de medya farklı bir tutum gösterecekti. Acı ama gerçek bu bizim yapımız, biziz bu. Trafikte lüks, trilyonluk bir Mercedes ile polis çevirmesine girseniz sizce eski bir Şahin’in sürücüsü ile aynı muameleyi görür müsünüz? Ya da 19 Ağustos Depremi’nden sonra kağıt gibi dağılan evleri yapan kaç varlıklı müteahhit cezalandırıldı?

Belli ki patronların eli kolu uzundu, medyadan siyasete herkes birden sus pus oldu ve bu katliam unutuldu gitti. Bizler, Facebook profillerini ilk günler karartan Türk Milleti, yeniden yakışıklı güzel profil fotoğraflarımızı yükledik ve kıyafet, evlilik programları ile spor sonuçlarını tartışmaya devam ediyoruz. Kimseyi suçlamıyorum hayat devam ediyor, renkli yemek fotoğrafları, tatlı kedi ve köpek resimleri ile keyifli arkadaş aktiviteleri elbette sosyal medyayı dolduracak. Peki geride kalan, o acıyı artık bir kader gibi ömür boyu yaşayacak yetimleri merak ettiniz mi hiç?

Bir dost meclisinde Soma’nın çocukları için ne yapılabilir diye sorduklarında fikrimi söylemiştim. Çocuklarla İstanbul’u gezmeyi, rehabilite edici aktiviteler yapmayı; gülümsemelerini sağlamayı, okul meslek seçerken danışabilecekleri abileri ablaları olmasını sağlamalı demiştim. Bu çağrıma kulak veren bir dost, güzel bir proje hazırladı ve gerekli kaynakları bulup buluşturup yetimlerimizi İstanbul’a getirdi. Ben de hafta sonu fırsat buldukça onlarla birlikte olma şansı yakaladım. Bu arada projenin hayata geçmesi için çıkarılan bürokratik zorluklara, bir masadan diğerine aylar boyunca geç(e)meyen evraklara değinmek bile istemiyorum..

12 yaşında evin babası olmuş yiğitler, ceplerinde dolmuşa binecek parası olmayan öğrenciler tanıdım; baba kelimesini duyduklarında gözleri dolan kız kardeşlerim oldu. Hepsi de benim toprağımdan, benden sizden bizden biri olan arkadaşlardı. Birlikte olduğumuz sürece olayı hiç açmamaya çalıştık ve gözlerimizle bir suskunlukta anlaştık. İstanbul’u neşeyle dolaştılar, sevindik, dinlendik ve ayrılırken ağlaştık.

Onlar döndüler evlerine, hatıralarımız kaldı geride. Diledikleri zaman arayabilecekleri abileri ve ablaları olduğunu hissettiler. Ama gelecek bayram yine boyunları büküldüğünde, evlenme arifesinde aile ziyaretleri başladığında yaşayacakları hüzünleri düşünürüm… Allah, yardımcıları olsun, sabırlar versin; millet olarak bize de azıcık hafıza ve vicdan ihsan etsin. Ve yargıçlarımız, sorumlulardan ne kadar zengin ne kadar network sahibi de olsalar inşallah tamamen hesap sorabilirler.

 
 

Para Fabrikası

 ”İnsanlığın en büyük 3 icadı ateş, tekerlek ve merkez bankalarıdır.”

Will Rogers*

Seyahat etmeyi hep ilham verici bulmuşumdur; çünkü insan ancak seyahatteyken modern şehrin çılgın akvaryumundan kurtulur. Bu özgürlük, varılacak şehrin insanı kuşatmasına kadar sürer. Seyahat kısa da olsa tadılan hürriyet kişiye büyük ilhamlar fısıldamaya mahirdir. Şimdi Ankara’ya, Merkez Bankası’nı ve bankanın en önemli ürünü olan Türk Lirası’nı tanımak için gidiyorum. Hemen yanımdaki çift, küçük kızlarıyla oturuyor. Bu esnada 6 yaşındaki hanımefendi kucağında seyahat ettiği babasına şöyle dedi:

– Baba, dünyada neden her şey paralı?

Yunus Emre şiiri kadar basit ve hikmet dolu olan bu soru tüm hafta boyunca aklımdan çıkmıyor. Para nedir, nasıl bir şeydir?

Yeryüzündeki tüm eşyaların bir değeri var, birisi ona para cinsinden bir kıymet biçtiğinde o nesnenin bu parayı edip-etmeyeceği, pahalı mı-ucuz mu olduğu üzerine hemen bir kanıya varabiliyoruz. Peki paranın değeri nedir?

İnsanın eşya ile kurduğu iletişimin sağlıklı ve gerçekçi olması gerektiğini eskiler hep söylerler. Eşyanın bir madde boyutu bir de mana boyutu vardır ve bu ikisinin iyi tanımlanarak dengeye getirilmesi gerekir. Bir örnekle durumu açalım: Hiçkimse bir ceketi korumak için ölmeyi göze almayacakken; bayrağı korumak için gözünü kırpmadan canlarından vazgeçenler çok olmuştur. Oysa hem ceket hem de sancak kumaştan yapılmış eşyalardır. Aynı maddeden yapılmış olmalarına rağmen farklı anlamlar taşımaktadırlar. Her gün kendisine bir şekilde yolumuz uğramak zorunda olan, ömürlerimizi onu elde edebilmek için satarak çalıştığımız paranın hem madden hem de manen ne olduğunu iyi tanımlamamız gerekiyor.

Merkez Bankası Banknot Matbası’na varıyorum. Paranın hikayesini anlatıyorlar; tasarımından paketlenmesine kadar tek tek, göstererek. İşin teknik boyutları devlet sırrı sayılır geçelim, biz işin bambaşka bir boyutuna bakalım. Matbaa makinalarının olduğu büyük binaya giriş yapıyorum, insan yapımı demirden dev canavarlar gürültüyle homurdanıyorlar. Bu makinalar insanların belki de tüm ömürlerini uğruna harcadıkları şeyi ”para”yı üretiyor. Boş beyaz kağıtlar demirden yaratığın bir ağzından girip, diğer bir köşeye 1 saniye bile olmadan içinde bir sürü banknot barındıran (küpür denir her bir paraya) kocaman para sayfaları olarak çıkıyor. Onlarca, yüzlerce, binlerce sayfa.. Sayfaların üst üste, raf raf biriktiği küçük ayaklı sepetler, yüzlerce… Belki milyarlarca lira var önümde. Burası dev bir fabrika, bir para fabrikası. Cihanda en karlı işi yapan yerdeyim, dolaylı olarak para kazanmayı hedeflemiyor, direkt paranın kendisini üretiyor makinalar. Allah’ım ne saadet! İnsan arzularının en ihtiraslısı olan şey belki de para aşkıdır, işte bu nesnenin, paranın, üretimini görmek nefse heyecan veriyor. 100’lüklerden oluşan ufak hatalı bir sayfayı önüme koyuyorlar, dokunuyorum, mürekkebi dağılıyor paraların. Evet! Mürekkep ve kağıttan ibaretler, gerçekten! Kitabınız, gazeteniz, not defteriniz gibi. Ama bir gazetenin zihnimizde kapladığı kıymet ile paranınki mukayese kabul etmez.. Bilmek ile idrak etmek farklı şeylermiş vesselam.

Eski zamanlarda dünya üzerinde kabul gören sistem gereği para denilen kağıt, merkez bankalarında saklanan altınları temsilen basılırmış, dileyen kağıt parasını götürüp karşılığı olan altını alırmış. Şimdilerde ise durum bambaşka. Elde dokunduğunuz para mürekkepli kağıttan başka bir şey değil. Yasa emrettiği için ve insanlar eyvallah dediği için kıymetliler kıymetlisi oluveren renkli kağıtlar bunlar.

İnsanlık canlanıyor zihnimde, kan kokulu bir kızıl odada hırsla büyüyüp küçülen burun deliklerinden hızlı hızlı nefes alarak gözlerinde altın ışıltıları pırıldayan bir sarışın adam şeklinde. Para onun için hayatın yegane gayesi ve en kıymetli şey sanki. Asil gibi duran sembollerle dolu tarihin bu karanlık odasında kısa bir süre sonra bir başkasına nöbetini devredecek olan insanlar. Maddesini hiç bir şekilde bedenine ve ruhuna karıştırarak kendi içinde eritemeyeceği altına ve paraya kısa bir süre sahip olmak için gözlerdeki bu hırs pırıltıları ne korkunç ve ne anlamsız.

İnsanlık canlanıyor zihnimde, elbise almak, karnını doyurmak, evini ısıtmak için her sabah yollara saçılan, yeryüzüne dağılan karıncalar sürüsü. Para bir mecburiyet garibanlara. Üstleri çok gıcır olmayan, kara kuru, zayıf insanlar. Ömürleri kısacık; ama onu satmaya mecburlar. Sattıkları hayatları karşılığında ellerine aldıkları renkli kağıtları tutup okşayacak zamanları olmayan insanlar. Para hemen ellerinden gidecek ve ancak yemek yemeye ve uyumaya vakitleri kalacak.

İnsanlık canlanıyor zihnimde, kağıtla mürekkebe ölüm sevdasına tutulmamış insanlar, altın denen metali yiyip içemeyeceklerini, ruhlarına sokup iç edemeyeceklerini bilecek kadar aklı selim insanlar. Ömür denilenin, dünya sahnesinde sadece bir an durup rol oynamaktan ibaret olduğunu bilenler. Yüzlerinde bilge ve ince bir tebessümle, tüm mahluklara merhamet gösteren kalbi selim insanlar. Para denen metanın, ancak başka insanların hayatlarına güzellikler katarsa madde-mana bütünlüğüne erişeceğini bilen, hidayet sahibi insanlar. Para salt kendisi hiç bir anlama gelmiyor onların idraklerinde.

ABD Merkez Bankası para üretiyor

Birincisine eyvah deyip, ikincisine sabır dileyelim.


*William Penn Adair “Will” Rogers (4 Kasım 1879 – 15 Ağustos 1935) ABD’li vodvil sanatçısı, mizahçı, sosyal yorumcu ve sinema oyuncusu.1920’lerde ve 1930’larda dünyanın en iyi bilinen ünlülerinden biriydi. Detaylı bilgi için: http://tr.wikipedia.org/wiki/Will_Rogers


 
Yorum yapın

Yazan: Mart 26, 2015 in Edebiyat Üzerine

 

Etiketler: , , , , , ,