RSS

Kategori arşivi: Girişimcilikle İlgili Notlarım

Ben bir girişimciyim ve bunlar da bu alanda söylemek istediklerim.

Yelkenler Fora!

Yaratıcımın, kısacık ömrüme ve naçiz vücuduma tezat ruhuma doldurduğu büyük işler başarma azmi bir süredir can sıkıntımın baş nedeniydi. İnsan toprak olup gideceğini bildiği bu dünyada keyif çatmak ve risk almadan yaşamak varken neden okyanuslara ve dağlara meydan okur ki? Bu bir delilikti. Ve ben bundan keyif alıyordum. Dünyayı değiştirip insanlığa büyük bir imkan getirmek için Dünya’nın ilk sanal meclisini kurmaya çalıştığım ve menzile varamadığımı kabul ettiğim günden beri esen bozgun rüzgarlarını düşündüm. 3 yıl. Üç koca yıldır insan içine gerekmedikçe çıkmamış, bayramlaşmaya gitmemiş, açılışlarda ve etkinliklerde muzaffer gülümsememle ortada salınıp avlanacak bir network aramamıştım. Ben bir devlet kurumunda memur olarak çalışıyordum artık. Para biriktirmeye, krediyle ev alarak ömür boyu taksit ödemeye, bireysel emeklilik hesabıma her ay 500 lira koyabilirsem 65’imde ne kadar param olabileceğine dair hayaller kuruyordum. Her sabah tıraş olup, ütülü takım elbisemi giyiyor, ayakkabılarımı cilalayıp, ilk otobüsle iskeleye inip simit alıyordum. Çay içip haber okuyarak başlayacağım bir sıradan günün daha en risksiz şekilde mümkün olduğunca teyit edilmiş ve günlük ritüellerimi yaşayarak dolmasını umut ediyordum.  Sabahleyin en büyük keyfim simitten kalan susamları baş parmakla bastıra bastıra toplayıp yemek olmuştu. Bir yılda 5 kilo birden almıştım. Harika bir insanla çalışmama rağmen memuriyet memuriyetti ve ruhum kıravatla bağlandığı bu bürokratik zindanda inliyordu. Olmadığım bir adam haline gelmiştim. Rızkı verenin Allah olduğunu unutmuş, aybaşlarında paramı yatırana muhtaç olduğumu hemen hemen kabul etmiştim. Bu maaşa sadık bir ömür geçirmeye razı edilmiştim. Dışarıdaki dünyadan korkuyordum artık. Kartvizitimdeki title hayatımdaki en kıymetli tanım cümlesi olmuştu. Bizler geçiciydik, kalıcı olan kurumdu…

 

 

Biz işletme mezunlarının (Boğaziçi 2013) en büyük derdi, ne iş yaptığımızı, ne işe yaradığımızı ve neyin uzmanı olduğumuzu bilemeyişimizdir. Her nesne alemde bir amaca matuf bulunur. Ağaç meyve, ıhlamur şifa verir. Ateş yakmak, yağmur canlandırmaktadır. Çamaşır makinasının çamaşır yıkaması, buzdolabının yiyecekleri soğut tutması gibi bir yeteneği olmalıdır. Fakat her insan bu kadar şanslı olamıyordu işte ve biz işletmeciler şanssız çoğunluktaydık. Ben eski bir girişimci olarak milyar dolarlık şirketlerle pazarlık yapmış, Amerika’dan yatırım almış, ekip kurup dağıtmış, binlerce kişinin milyonlarca kez kullandığı platformları inşa etmiş, devletin tepesindeki beylere (en tepeyi kastediyorum) hayallerimi satmış biriydim ve bu bildiğim şeyler ne kamuda ne de özel sektörde bir işe yaramıyordu. Vasıfsız ve yaşı birazcık ilerlemiş bir gençtim artık.

 

Günlerden bir gün ulu Yaradan yakarışlarımı duymuş olacak; bir rüzgar, açık pencereden perdemi araladı ve beni uyandırdı. Yatakta bağdaş kurup fikir talimine başladım. Gelip geçen hayatta ne istediğimi, kim olduğumu ve ne yapacağımı düşündükçe düşündüm. Sabah ezanı semalara doldu taştı, giyinip çıktım. Yolda Karacaahmet sakinlerinden Fabrikatör Necmi Bey, bir kaç Kurtuluş Savaşı gazisi komutan ve Burhan Felek ile göz göze geldik yine. Ayıp olmasın diye selam verdim.

 

Namaz bitti, cemaat terhis oldu. Güneş henüz doğmaya hazırlanıyordu. Tamer Büfe’ye gidip bir çay içmeye karar kıldım. Çocukluğumda bir müneccimden duyduğum sözleri anımsadım; bir Perşembe günü seherde Batı’ya doğru yola çıkıyordum. Adamın da dediği gibi hayır olurdu sonu inşallah…

Bu sabah vakitlerinde ne var bilmiyorum. Henüz tabiat dahi uyanmamışken, yollar bana kalmıştı. Her adımda gönlümde büyüyen bir arzuyu hissediyordum şimdi. 3 yıl aradan sonra içimde Malazgirt’e yürüyen bir ordunun pürneşesini duydum. Batı’nın kalbine yani Londra’ya bir sefer planladım; en iyi bildiğim şeyi yapmaya gidecektim: girişimcilik. Ve en sevdiğim şeyi de yanıma aldım: henüz yazılmamış kitabımın boş sayfaları…

Doğu’dan esen meltem tüylerimi diken diken etti, burnum köşedeki ıhlamurların kokusunu seçti, gerçekten yaşamaya başlamıştım işte yine!

 

 

 

Etiketler: , , , , ,

Ekipleşmek: Hayal Ortaklarını Bulmak

Başarılı hareketlerin hemen hemen tamamı ekip işidir. Bunu dinlerin yayılmasından, şirketlerin kurulumuna, medeniyetlerin yükselmesinden, savaşların kazanılmasına kadar pek çok alanda örnekleyebilirim. Herhangi bir projeye başlanacağı zaman da “konu”ya inanan ve nitelikli bir ekip kurabilmek girişimcinin temel misyonu olacaktır. Ekipleşme için ise en önemli kelime “network” sanırım. Dolayısıyla çalışma arkadaşları ararken alıcılarınızın açık olması ve her ilgili ortamda birileri ile tanışmak üzere hazır ve nazır olmanızı tavsiye ediyorum. Ekipleşirken karşılaşılacak bazı sorunlarsa sanırım şöyle:

En yakın arkadaş sendromu: En iyi anlaştığınız kişilerle birlikte bir şeyler yapmak isteyebilirsiniz; ancak sevdiğiniz bu kişinin sizin projeniz için en iyi aday olduğundan emin misiniz? Bunu elinizden geldiğince objektif bir şekilde bir daha değerlendirmenizi öneriyorum. Çünkü pek çok insan en yakın arkadaşıyla birlikte bir harekete giriştikten sonra yanlış kişi yanlış proje eşleşmesi yüzünden hem projesini hem de güzel dostluklarını kaybetti.

Karşınızdakinin gözlerine bakmak yetmez, deneyimleyin: Güzel bir projeniz var, bundan karşınızdaki kişiye bahsediyorsunuz ve onun gözleri ışıldıyor, evet artık birlikte hareket edeceksiniz. En azından o masada bu şekilde sözler veriliyor ve alınıyor. O ilk görüşme emin olun ki size hiçbir şeyi garanti etmeyecek. Bir süre karşılıklı deneme zamanı verin birbirinize. Bu kişi o işi makul bulmuş olabilir; ancak hayalleriniz için ne kadar zaman ayıracağını, çalışma esnasında birlikte ne kadar uyumlu ve efektif iş çıkarabileceğinizi görmelisiniz.

İş tanımlarını kesin ve hemen fırsat-kazanç paylaşımlarını muğlak ve deneme süresinin sonuna bırakın: Gerçekten etkili bir ekip üyesi bulduğunuza emin olduğunuzda onunla kazancınızı ve gelirinizi paylaşmak konusunda cimri olmayın asla. Zira ne kadar çok kazanç veya getiri elde edeceğiniz biraz da onun çalışması sonucu ortaya çıkacak; fakat henüz emin olmadan da kimseyle bir paylaşıma gitmemenizi tavsiye ediyorum.

Aşk ile iş birbirine karışmamalı: Aşk; ihtirasları, küçük kavgaları ve cilveleri seven bir derya; iş ise monotonlaşmaya ve gerginliğe gebe bir yoldur. Bu ikisi birbirine ne kadar az karışırsa emin olun hayat sizin için o kadar kolay olacaktır.

Özel hayatlara dikkat: Karşınızdaki kişinin yetkin olması ve işinize inanması ne kadar önemliyse onun özel hayatının sizin ondan beklediğiniz performansa müsaade ediyor olması da en az bir o kadar mühim. Nişanlısından yeni ayrılmış bir uzman, üniversiteyi yeni bitirmiş bir uzman yardımcısı kadar verim getirmeyebilir.

İsrar etmeyin kabullenin: Aradığınız kişiyi bulduğunuza inanıyorsunuz ve o da projeye inanıyor. Aranızda mükemmel bir anlaşma-uyum söz konusu; ancak bir türlü işler beklediğiniz gibi gitmiyor, olmuyor, olmuyor… Mazeretler üretmeyi bırakın. “O aslında böyle biri değil, bu hafta canı sıkkın olduğu için çalışamıyor. Geçen gün annesi rahatsızlanmıştı. Bugün hava güzel herhalde o nedenle bu hatayı yapıyor…vs” bu tarz mazeretleri bir kenara bırakın; çünkü çanlar çalıyor: bu kişi sizin projeniz için şu anda uygun kişi değil, belki bir başka projede görüşseniz daha iyi olabilir.

Profesyonellerin bedeli ağır olur tecrübesiz ama gelecek vadedenlere yöneleyim DEMEYİN: Kendini ispatlamış, güzel firmalarda hoş pozisyonlarda çalışan kişilere ulaşmanızı tavsiye ediyorum; çünkü tecrübe zamanla kazanılan bir birikim ve sizin girişimci olarak sahip olmadığınız tek şey ekip arkadaşlarınızın kendini pişirip geliştirmek için ihtiyaç duyabilecekleri “gelişim süreci” ya da zaman!

Hülasa ekip girişimcinin iş fikriyle birlikte en mühim serveti ve bu yüzden üzerinde uzun uzun düşünmeyi hakediyor.

 

Etiketler: , ,

Democratus – Bir Garaj Hikayesi

Bugünlerde bilgi, ekmek, su ve nefes gibi lazım; ona erişim ise sokakta yürümek kadar olası ve sıradan bir halde. Hiçbir şey gizli kapılar ardında kalamıyor ve bir mevzu ilgi çekerse ışık hızıyla şahsi gündemlerimizi dolduruveriyor birden. Bilgi bu kadar mühimken onu var eden kaynaklar da büyük önem taşıyor, ulusal ve uluslararası aktörlerin bu konuya çok hevesli olduklarını bilmek için ise kahin olmaya gerek yok; fakat ben Kamu Diplomasisi’ne duyduğum ilgi nedeniyle bu mevzuyu işleyen makalelerle bilahare tanışıyorum.
Gelişen teknoloji ve mobilleşen internet her bir insanı Dünya’yı baştan aşağıya değiştirebilecek silahlarla donatıyor. Hidrojen ve atom bombalarına ihtiyaç yok, ceplerde taşınan telefonların klavye ve kameraları bile devletleri yıkmaya yetecek güçte artık. Teknolojinin bu kadar ilerlediğinden dem vurmuşken insan her zaman aynı insan.. Tarih boyunca hayatlarımızı hep belirli temel motivelere göre yaşadık ve yaşıyoruz. Fiziksel ihtiyaçlarımızı karşılamak, para kazanmak, bir inanca sahip olmak, politika yapmak gibi… Politika yapmak denildiğinde aklımıza hemen siyasi partiler, seçimler vs. gelse de aslında hayatımızın her alanında düşüncelerimizle var oluyoruz ve fikirlerimizle var olduğumuz toplum içinde farkında olmadan politika yaparak yaşıyoruz.
Tüm bu karaladıklarımdan sonra Beşiktaş’ta bir bahar akşamı Antik Atina Demokrasi’si üzerine olumlu ve olumsuz yazılanları okurken aklıma bir soru silsilesi takıldı: “doğrudan demokrasi günümüz imkanları ile deneyimlenebilir mi? Bilginin kaynağı olarak halklar ve gerçek bireyler ortaya nasıl daha rahat çıkabilir? Günlük hayatta en çok yaptığımız şey olan politikayı sanal olarak da çok rahat ve etkin yapabileceğimiz bir ağ kurulabilir mi?”
Orta halli bir memur olan babamın arabasını garajdan çıkarttırıp, emektar otomobilimizin satışından gelen parayla bu soruların cevaplarını aramaya koyuldum.
Henüz yazılım aşamasına başlandığında Doğu’da ortaya çıkan Arap Baharı ve Batı’da yaşanan sivil hareketlerdeki sosyal ağların etkinliği ve kullanımı düşüncemi destekleyip yüzümü güldürdü, inancımı pekiştirdi.
Sitenin ne için var olduğuna dair bir de slogan lazım olunca şöyle yazdık,
“Dünya’yı fikirlerinle değiştirmek için democratus!”

 

Etiketler: , ,

Bakkal Sohbeti: Cam Şişede Su

Evime giderken ve evden çıktığımda uğradığım bir bakkal var. Burayı her ziyaretimde ilginç bir gözlem yapma fırsatım oluyor. Bakkalları çok önemsiyorum; çünkü mahallelinin birbiriyle konuşabildiği, rahatça diyaloğa girebildiği daha uygun bir ortam bilmiyorum.

Dün eve dönerken yeni çıkan, gayet de pahalı olup cam şişede satılan su markalarından sohbet ettik bakkal ile. Ben de tasarımını beğendiğim ve şişesini çalışma masamın üzerine bir sürahi gibi kullanmak istediğim bu şişelerden küçük bir tane satın aldım. Satıcı camın faydalarını ve estetiğin önemini öve öve bitiremeyip satışı yaptıktan sonra ekledi, “Yarın da filanca markanın ki gelecek bir de onu gör… Bugün aldığından en az iki kat daha güzel!”

***

Sıkıntı verici bir günü tamamlayıp eve doğru yollanırken dünkü konuşma geldi aklıma ve bakkala çevirdim yolumu.  Gerçekten de dün satın almış olduğum markanın kolilerinin üzerinde bir sıra dolusu yeni tasarımlı farklı bir markanın pahalı cam şişe suları duruyordu. Zevklerimiz bakkal ile uyuşmuyormuş doğrusu, ben öyle çok beğenmedim bu yeni modeli. O sırada lafa karışan bir emekli amca-o da ben gibi müşteriydi- bizim henüz Avrupa ülkeleri gibi zengin bir memleket olmadığımızı, asgari ücretle geçinenler varken suya bu kadar para vermenin doğru olmayacağını haykırmaya başladı. Bakkal ise Batılı devletlerin borç yüklerinin Türkiye’nin bilmem kaç kat fazlası olduğunu ekleyerek tartışmaya benzin püskürttü (bakkal bu teknik bilgileri nereden edinmişti burası muammadır). Emekli amca çark ettiğini belli etmeksizin Avrupa’nın batma sebebinin bu gibi gereksiz yere harcanan paralar olduğunu bağıra bağıra anlatmaya başladı. Bakkal ise dün bana o şişeleri satmamış, küçücük dükkânın içine onca koliyi istiflememiş gibi (belli ki alıcısı çok olacak) amcaya destek vermeye başladı.

Bakkal ve fikirlerini savunma cesaretine sahip bu müşteriye cevaplar vermek istemedim, haklı oldukları yerler çoğunluktaydı; ancak estetik kaygı ile bu şişeleri kullanmak isteyenler de olabilirdi. Bakışlarımla onları onayladım ve sessizce dükkândan dışarıya attım kendimi.

***

Halk siyaset yapmaya bayılıyor. Kantinde, otobüste, bakkalda, berberde, iş yerinde ve evde… Politika her yerde bizleri kuşatmış durumda, fikirlerimizi dile getirmeye çok istekliyiz yeter ki onların kıymetlendiklerini görebilelim.

Yakında yayına almayı düşündüğümüz Democratus Projesi’nin- ayrıntılı olarak daha sonra ele alacağım- ortaya çıkmasına neden olan da işte bu toplumsal ihtiyaca aradığım bir çözümdü.

Eve doğru yürürken dar sokaklar boyunca işte bunları düşünerek adımladım.

Ne dersiniz sizce de insan bir homopoliticus* değil mi?

*homopoliticus: siyaset yapan canlı

 

Etiketler:

İş Fikrini Anlatmalı mı, Anlatmamalı mı?

Sahip olunan ve üzerine hayaller kurulan fikir, girişimcinin eseri ve hatta yavrusudur. Bir anne-baba evladının üstüne nasıl titrerse hayallerinin peşinden giden bir girişimci de projesine öyle bir bağlılık içerisindedir.

Girişimcinin fikrini paylaşarak başkalarının tecrübelerinden istifade etmesi ve dışarıdan bakan gözlerin gördüklerini de öğrenerek projesini geliştirmesi mümkündür. Fakat o, fikrini bir başkasına açtığında şu iki olumsuz durumla da karşılaşabilir:

        1.Senaryo: O işler öyle değil…

Güvendiğiniz, tecrübe sahibi bir tanıdığınızın yanına gittiniz ve iş fikrinizden bahsettiniz. Ancak sözlerinizin bitmesiyle gözlerinizdeki heyecan sönüveriyor; çünkü karşınızdaki (fikirlerine değer vererek en mahreminizi anlattığınız) kişi sizin fikrinizi “saçma” buluyor. Size fikrin uçarılığından, sektörde işlerin öyle yürümediğine, para bulamayacağınızdan sizi sektörde yaşatmayacaklarına kadar bir sürü bahane üretiyor.

Bu senaryo gerçekleşmesi kötü ihtimallerden bir tanesidir. Kendinizi bu tarz bir durumla karşı karşıya bulduğunuzda elinizden geldiğince karşınızdaki kişinin ortaya koyduğu sorunları not etmeye ve daha sonra bu eleştirileri objektif bir şekilde değerlendirmeye çalışın. Fakat bir girişimcinin bu tarz bir durumda en son yapması gereken şey moralini bozup projeye küsmektir. Unutmayın ki icat edilen ilk telefon Birleşik Devletler Başkan’ına takdim edildiğinde gereksiz bir oyuncak olarak kendisinden takdir almıştı. Günümüzün fenomeni Facebook, Sean Parker’ını bulana kadar yatırımcılar tarafından yatırım yapılmaya değer bulunmamıştı. Hüsnü Özyeğin kendisine sunulan GSM operatörü fikrini beğenmemiş ve reddetmişti (sonradan Türkiye’nin en büyük GSM operatörü olacak olan bir projeydi) vs. bu örnekleri artırabiliriz. Anlatmak istediğimiz fikrinizi, ne kadar güvenseniz de herkes her zaman takdir edemeyecektir. Dolayısıyla eleştirileri mümkün olduğunca dikkate alırken bir yandan da sizi fikrinizden vazgeçmeye çağıracak “O işler öyle değil…” tarzı yaklaşımlara karşı sağlam durun.

Hem tecrübelerine ve birikimine güvendiğiniz hem de girişimcilik ruhu taşıyan yani sizin tüm heyecanınızı bir sünger gibi emip yok etmeyecek kişilerle konuşmaya çalışın.

        2.Senaryo: Fikrin çalınma tehlikesi…

Girişimcinin projesini, karşılıklı fikir alışverişi yapabileceği her ortamda açıkça anlatması gerektiği günümüzde bir genel kabuldür. Tüm girişimcilik zirvelerinde, tüm başarılı insanlar genç girişimcilere bu yönde telkinlerde bulunmakta, fikrini anlatmayanlar başarısızlığa mahkûm kötü girişimciler olarak damgalanmaktalar. Fakat ben “modern” çağın, girişimci-yatırımcı-uzmanlarının oluşturduğu bu mahalle baskısına isyan ediyorum. Fikrinizi, eğer sizden başka kimsenin kolay kolay hayata geçiremeyeceğine yönelik bazı güvenceleriniz yoksa (sadece sizin bildiğiniz bir formül gibi…) güvenmediğiniz kişilere hatta çok güvenmediğiniz kişilere dahi projenizden detaylıca bahsetmeyiniz. Zira fikrinizi çalmayacak dahi olsalar, bir ortamda ağızlardan kaçacak bir kelime başka girişimcileri harekete geçirmeye yeterli olabilir.

Fikrinizi anlatmamanız, onun teknik olarak ne gibi bir şey olduğunu söylemenize de engel değil. Örneğin bir sosyal ağ yapmak için çalıştığınızı düşünelim. Detaylarını vermeksizin bu yönde çalıştığınızı söylemenizde bir sakınca yok.

Kısacası fikrinizden yüzeysel olarak bahsederek sektörün duayenlerinden istifade etmeye çalışın; lakin projeniz sizden önce taklit edilemez seviyeye gelene kadar fikrinizi cömertçe paylaşmamaya dikkat edin. Dünya asla “Susam Sokağı”nda öğretildiği kadar masum değil!

Hülasa girişimcinin başka bakış açılarından ve tecrübelerden istifade edebilmesi lazım; fakat bu esnada kötü sürprizlerle de karşılaşabileceğini asla unutmamalı.

 

Etiketler:

Amerika’nın Sarısabır’ı* Başkadır!

*Aloe vera Bitkisi

Lütfen Michael’e söyle, onu severim, bu sadece bir iş meselesi.”  The Godfather

Geçen akşam bayram ziyaretinde konu konuyu açarken babam Aloe vera’dan bahsetti. Malum bitkinin bu yabancı dildeki ismi adeta markalaşmış durumda. Vücudun neresinde ne çeşit bir rahatsızlık olursa olsun, bu sorunu tedavi etmeye yarayan mutlaka bir çeşit Aloe veralı mucize ilaç bulunabilir kolayca.

Bitkinin gerçekten bu etkiyi yapıp yapmadığını tartışmak istemiyorum, en azından placebo etkisiyle hastalara yine şifa vereceği şüphesiz. Benim dikkatimi bu konuya çeken ise Ziraat Teknikeri olan babamın bitkiyi yerli ismi ile tanıtması oldu. “Aloe vera yani bildiğimiz Sarısabır!” Sarısabır’ı biliyoruz, en kalitelisi filanca dağda yetişiyor ama pek önemli değil bu bizim Sarısabır. Asıl mühim olan Aloe vera’dan ABD’de imal edilen ürünleri, en kaliteli olanlar bunlardır, satın alabilmekte. Bu mucize bitkiden neyin içinde varsa o ürün ithal edilmiş bir üründür ve mutlaka Aloe verasız benzerinden tüketici nezdinde daha seçkin ve saygındır.

Bu meseleyi hayatın pek çok alanıyla ilişkilendirmek mümkün; fakat ben olaya girişimcilik boyutundan bakmak istiyorum. Türkiye’nin teknik alt yapısı dünyanın herhangi bir yerinden  daha mı kötü? Kesinlikle hayır! Dünya ile rekabette elimizi zayıflatacak bariz açıklarımız yok. Türkiye’de yazılımcı, tasarımcı ve fikir sahibi girişimciler mi noksan? Elbette insanımız kimseden eksik ve noksan değil. Peki neden Silikon Vadisi ne yapsa harika olurken, yerli girişimcilerimize şans tanımıyor, ciddiye almıyor ve onları da California’nın yolunu tutmaya mecbur bırakıyoruz öyleyse?

Sanırım Türkiye’de de yetişen Sarısabır’dan ziyade işimizi Kuzey Amerika’da üretilen Aloe vera ile görmek istediğimiz gibi, kendi teknoparklarımızı da Silikon Vadisi’ne tercih ediyoruz. Eğer isminiz “haberci” ise “twitter” a göre şansınız az demektir. Godfather filminde aile üyelerinden birisi Baba’ya suikast düzenlemek isterken yakalandığında, İdama giderken şöyle özür diliyordu “Lütfen Michael’e söyle, onu severim, bu sadece bir iş meselesi.” Aynı şekilde sanırım bizim yabancı markaların damgasını görme ihtiyacımız da yerli girişimcileri desteklemek istemememizden değil, sadece Sarısabır ismine karşı Aloe vera adını tercih etmemizden!

 

Etiketler:

Başarısızlık Hikâyelerinin Kitabını Yazın!

“Neyi yapmanız gerektiğini bulamadığınız anlarda neyi yapmamanız gerektiği üzerine odaklanın.”

Sosyal Medya sektörüne bir anda kafamın içini aydınlatan parlak bir fikirle giriş yaptığımda sektörden ve hatta sosyal medyadan pek haberim yoktu doğrusu. Ne yapacağımı bilmeksizin nereden başlamam gerektiğini düşündüm birkaç gün. Bu alanda bana fikir verebilecek tanıdıklarım olmadığı gibi sektörün işleyişi ile ilgili neyi nerede bulacağımı da bilmiyordum. Durumum, yabancı bir evde aniden ışıkların sönmesi ile karanlıklar içinde yapayalnız kalmak gibi bir şeydi. Önce nerede olduğunuzu anlamanız ve sonra da ne yapmanız gerektiğini hesaplamanız lazım böyle durumlarda.

Bir yandan sosyal medyayı ve sosyal ağları her şeyiyle anlamaya çalışırken bir yandan da konuyla ilgili bilgisi olabilecek kişilere ulaşmaya, onlarla tanışmaya ve onlara sektörle ilgili neler olup bittiğini sorabileceğim buluşmalar ayarlamaya çalıştım.

Bu sıralarda bir söz kulağıma çalındı: “Akıllı insan yaptıklarından ders alır, daha akıllı insan ise başkalarının yaptıklarından da ders almasını bilir.” Bu sözün önemine inanarak benden önceki girişimcilerin yaptıkları hataları araştırmaya koyuldum. Sorup soruşturarak başarısız olmuş girişimcileri buldum ve neden başarısız olduklarını “üslubunca” anlattırmaya başladım.

Böylece önümde bir “yapılmaması gerekenler” listesi oluştu. Yapılmaması gerekenleri gördükten sonra nerede olduğunuzu ve ne yapmanız gerektiğini emin olun kolayca keşfedebiliyorsunuz. Dolayısıyla başarılı kişilerin hayatını-başarı hikâyelerini okumaktan daha çok ihtiyacınız olan şey başarısızlık hikâyelerini okumak ve bu tecrübelerden dersler çıkarmak. Unutmayın ki girişimler içerisinde başarılı olanların oranı başarısızlıkla sonuçlananlardan çok daha az ve sükût-u hayale uğramış girişimcilerle ortak noktalarınız olma ihtimali de daha yüksek.

Hülasa, öncelikle başarısızlık hikâyelerinin kitabını yazmalısınız, benim gibi!

 

Etiketler: