RSS

Yazar arşivleri: mmurataydemir

mmurataydemir hakkında

Anadolulu, hayatı ince görmeye çalışan rindane bir kişi. Arada çocukça duygularla koca koca fikirler kuşanarak dünyayı değiştirmeye kalkar; yaşar, okur, yazar, tefekkür eder, zamanını harcar.

Yalnızlığımız

Yalnızlığımız

Gökyüzü kapalıydı bugün. Semayı örten gri bulutlar, cami kubbelerindeki kurşunlar gibiydi. Yani evden dışarı çıksanız da bir tavanın altında olmaktan kaçış yoktu. Dünya, kocaman bir hapishaneye dönüşmüştü ve maalesef buralardan hemen uzaklara gidebileceğim tek motorlu uçağım da yoktu bugün.

Yol kenarında gözleme yapan tombiş, köylü bir teyze edasındaki yalnızlığım, midemle kalbim arasında bir yere bağdaş kurup löp diye oturmuştu, burnumun direkleri sızlıyordu.

Çocukluğumun mutlu, cümbüşlü bayramlarının lezzetini anımsayamıyorum şimdi. Dahası, ailemden hemen herkes öldükten sonra mezarlıklarda ağladığım arifelerin hüznü de belli belirsiz hatırladığım silik bir düş gibi.

Bu hapis, bu yalnızlık ve sürgün her yerde. Kendi zihnimizin, kafatasımızın içine, bu çağa ve etrafımızı çevreleyen insanlara hapsolmuş haldeyiz. Yüzbinlerce kişinin kafelerde bir şeyler konuştuğu, tatil planları yaptığı, sevgililerinin fotoğraflarını arkadaşlarına gösterdiği, bu yıl alacakları terfiyi düşündüğü, arkadaşlarıyla sarmaş dolaş selfi çekip Instagram’a yüklediği veya iş yerindeki kötü kişilerden dert yandığı kalabalık şehirlerden birindeyim. Beni, hissettiklerimi, hayallerimi anlayacak birinden yoksun; tek bir kişiyim; kalabalıklar arasında yapayalnızım.

Güneşin batmasını bekledim ki gökyüzü karanlıklar içinde bir derinliğe kavuşsun da boğazımı sıkıp beni boğmayı bıraksın. Sonra sokaklara çıktım. Işıklarla dolu, insan sesleri gelen yerlere doğru yürüdüm bilhassa ki azıcık hafiflesin kederim. Yarı dolu bir mekana oturdum. Yan masadaki, giden sevgilisinin ardından ağlamaklı bir şekilde arkadaşlarına içini döken bir delikanlıyla onu teselli etmeye çalışan kankalarını dinledim.

İsterdim ki şimdi ben de aileme kavuşmak, uzak yakın akrabaların hayatlarındaki güncellemeleri dinlemek için yolda olsaydım. Sabah, bayram namazından sonra temiz ütülü elbiselerle fesleğenli bir balkona çıksaydım. Anneanne hamaratlığı kokan bir mutfaktan çıkma ince belli bardakların konduğu dantelli bir masada şen bir kahvaltı masasına otursaydım. Sonracığıma, telaş ve heyecanla karışık bir sevinçle akrabaları ziyarete çıksaydım… Sanırım, sosyal medyadan biraz tanıdığım insanların bayram paylaşımlarına bakmayacağım bu bayram. Twitter ve Facebook hesaplarımdan tüm İslam Aleminin bayramını da kutlamayı düşünmüyorum, umarım anlayışla karşılar İslam Alemi.

Pazartesi olsun ve iş yerleri açılsın istiyorum. Çok da düşünmeye fırsat kalmadan yaşayalım, yalnızlığımız ve çaresizliğimizi unutalım. Erkenden kalkıp uykulu gözlerle ayna karşısında traş olayım, akşama kadar ev kredisi hesaplayıp gece eve geç döneyim. Yorgun argın birşeyler atıştırıp bir kaç bölüm dizi izlerken gözlerim düşsün ve telefon alarmını kurup uyuyayım yine.

Ancak ve ancak uykularımda günden güne daralan duvarların dışına, insanlığın varlığından azade bir hayal diyarına gidebiliyorum. Bir de rüya görebilsem…

Ankara, Haziran ’18

Reklamlar
 
 

Etiketler: , , ,

A Note About American Innovation and Entrepreneurship Ecosystem: A Good Example of Open Diplomacy

 

 

image1

As founder of the world’s first digital parliament in 2012 – Democratus, I think I’m well placed to talk about innovation and digitalisation. However, I had never considered the reasons behind US dominance in innovation and entrepreneurship until my last journey to the States.

 

 

I was honoured to be chosen as one of the fellows of Young Transatlantic Innovation Leaders Initiative (YTILI), to explore US innovation ecosystems & policies, and contribute towards co-operation across transatlantic barriers. YTILI is one of the leading fellowship programs of German Marshall Fund, which aims to strengthen the alliance between US and Europe.

 

The selection process was difficult and very competitive. There were thousands of applicants across Europe; and GMF chose 100 young leaders for 2017-2018 after a long process including reference letters, statement of purposes, interviews etc. YTILI Fellows were invited to attend a 21-day program in US: 3 days in Washington DC for orientation and focus on US policies; and a 2 week stay in a host city for field observations.

 

In Washington DC, we were hosted in a hotel at the centre of the city and our program began in the Department of State and GMF buildings. The seminars in GMF about the entrepreneurship ecosystem in DC and preparing a successful presentation were very useful. However, the sessions at the Department of State could have been improved if policies of federal government to support entrepreneurship and innovation ecosystems were mentioned.

 

After the orientation program in DC, I travelled to my host city, Seattle, with 6 other fellows and we were guests of an incubation centre, which works with the University of Washington. Seattle is a distinctive city in terms of entrepreneurship and innovation. Microsoft, Amazon, Starbucks, and Boeing (its headquarters are in another city, now) are located in Seattle; and the city is the second biggest innovation hub in the US after San Francisco. On the other hand, Seattle is the most efficient American city in terms of funds available into the ecosystem and number of successful enterprises bushing out according to U.S. Small Business Administration.

 

My experiences and thoughts on American dominance in innovation and entrepreneurship in comparison to the rest of the World are as follows:

 

  • Right of property is very strong in US. You can not only protect your scientific formulas with a patent but also you can have intellectual property rights about your way of doing business. So, most of the inventions have been created, protected and so appreciated in US easily.
  • Successful entrepreneurs and business professionals are very open to help a fresher, who needs a help to develop her/his enterprise. I call this concept: ‘’open diplomacy’’. You can easily ask a businessperson to take a coffee together and chat quickly about your projects. So, this conversation may help your business. As a result, most people in the ecosystem are using some smart phone applications like Shapr, which is an app to meet inspiring businesspersons and entrepreneurs thanks to matches like a popular dating app, Tinder, did.
  • Americans are responsibility oriented people, contrary to most of Europeans emphasizing their rights at the first. Government gives credit to its citizens and trusts them at the beginning instead of being suspicious of them.
  • US Small Business Administration, which is an agency of federal government to support SME’s, are working very effectively. When US Government initiates a tender, it always sets some quotas for SME’s and all process are governed very transparently.
  • Research universities especially are the natural centres of innovation and entrepreneurship. Because they have a total ecosystem containing investors, incubators, accelerators and motivated students and scholars. The system allows people to create value and benefit its monetary gain.

 

 

 

 

Etiketler: , , , , , , , ,

AMERİKAN İNOVASYON VE GİRİŞİMCİLİK EKOSİSTEMİ ÜZERİNE NOTLARIM 1: Washington DC

AMERİKAN İNOVASYON VE GİRİŞİMCİLİK EKOSİSTEMİ ÜZERİNE NOTLARIM 1: Washington DC

 

 

Geçen yıl Nisan ayıydı sanırım. İngiltere’nin bir türlü gelmeyen baharından usanmıştım. Kara gümüş bir gök kubbe altında gözlerimi kapamış kendimi başka yerlerde hayal ediyordum. Boğaziçi Üniversitesi’nin manzarasından erguvanlar açmış boğazı izlediğimi düşlüyordum. Tam o an karşı yakadan -Üsküdar’dan- bir mail aldım. ABD’nin inovasyon ve girişimcilik işlerini nasıl başardığını paylaşmak ve karşılıklı ilişkileri geliştirmek için girişimcilere bir davetti bu. Ben de başvurdum ve uzun bir süreçten sonra (referans mektupları, niyet mektupları, mülakatlar vesaire) İngiltere’yi temsilen seçilen 2 kişiden biri olduğumu öğrendim. (Evet İngiltere’yi temsilen seçildim)

 

Tam ismi Young Transatlantic Innovation Leaders Initiative (YTILI) yani Genç Transatlantik İnovasyon Liderleri İnisiyatifi olan program, ABD Dışişleri Bakanlığı’na bağlı German Marshall Fonu’nun bir inisiyatifi. Marshall Fonu ise 2. Dünya Savaşı’ndan yıkımla çıkan Avrupa ve özellikle de Batı Almanya’yı ABD’ye dost kalacak şekilde yeniden inşa etmek ve Sovyetler Birliği’ne karşı Amerikan stratejisinin Avrupalı ortaklarını ‘sistem içinde’ bayındır kılmak için kurulmuştu.

 

Neyse girizgahı uzatmayayım efendim, 9 Eylül’de Londra’dan kalkan bir uçakla Washington DC’ye vardım. Küsüp dudaklarını bükmüş, göz yaşlarını koydu koyacak bir havası vardı başkentin. Programımız 4 gün DC’de, Amerikalı politika yapıcılarla tanışmamızı ve federal devletin politikalarının bizimle paylaşılmasını içeriyordu. Sonrasında daha küçük gruplara ayrılarak background’umuza en uygun ekosistemi deneyimleyebileceğimiz farklı şehirlere dağıtıldık ve 2 hafta da burada ekosistemi yerinde gözlemleme şansımız oldu. Sonraki süreçte de ben, New York ve Boston’a (yatırımcılarla tanışmak ve doktora imkanlarına göz atmak için) kendi başıma seyahat ettim.

 

Washington günlerimiz hızlı ve yorucuydu; Dışişleri Bakanlığı (Department of State) merkez binasında panellere ve Transatlantik Diplomasi Akademisi binasındaki toplantı ve sunumlara katılıyorduk. Programın en büyük artısı kesinlikle diğer ülkeleri temsilen gelen genç girişimcilerle tanışmak oluyordu. Federal Hükümet’in girişimciliği destekleyen başarılı politikalarına gelince ABD devlet olarak basitçe şu 4 şeyi yapıyordu:

 

1) Üniversitelerde gerçekten liyakatle istihdam yapılıyor, araştırma üniversitesi bellenen kampüsler ciddi şekilde araştırma ve üretime odaklanıyor. Bu okullar çevrelerindeki iş ve finans çevreleri ile tam entegre bir şekilde öğrenci ve hocaları kolayca girişimcilere ve patronlara dönüştürüyor.

 

2) Bana öyle gelir ki her şey ‘’sahip olma’’ arzusu ile az veya çok ilgilidir. Bir devlet mülkiyeti ne kadar keskin çizgilerle koruyorsa o ülkede girişimcilerin daha aktif olmak isteyeceğini söyleyebiliriz. Eski Western filmlerinden hatırlarsınız; ‘’Arazime izinsiz girdin seni vurmamak için bana iyi bir neden söyle ahbap’’ diyen pasaklı ve sakallı Amerikalıyı… ABD’nin bu konuda oldukça iyi olduğunu, sadece nakdi veya gayrı nakdi mallarınızı değil; fikri mülkiyet haklarını da çok iyi bir şekilde koruduğunu söyleyelim (bakınız Coca Cola efsanesi); hatta patentleri geçtim insanlar kendilerine özgü ‘’iş yapış tarzlarını’’ dahi bu ülkede koruma altına alabiliyorlar.

 

3) Merkezi hükümet, bir mal veya ürüne ihtiyaç duyduğunda ihaleye çıkıyor. Ancak bu süreçte bir takım hoş detaylar var. Öncelikle tüm ihaleler bir portal üzerinden şeffaf bir şekilde gerçekleşiyor. İhalelere katılmak için işletmelerin kendilerini tanımlayan (iş alanlarına göre kodlar aldığı) bir sistem var. Ayrıca hemen her ihalede KOBİ’lerin, yeni kurulan işletmelerin veya engelli – desteklenmesi planlanan bir toplumsal kesimden gelen girişimcilere kotalar ayrılıyor. Örneğin kadın girişimciler veya eski hükümlülerin kurduğu girişimlerden bu hizmetin minimum %20’si sağlanacaktır gibi. Bu kotalar küçük bir ofis tasarımından dev bir askeri tesis inşası işine kadar her iş için uygulanıyor. Böylece devletin yaptığı iş/mal alımlarında girişimciler de şeffaf bir şekilde kendilerine yer bulup gelir elde edebiliyorlar. Yeni girişimlerin kapasitelerinin belirsiz olması ve kamu işlerini tamamlayamama ihtimallerine karşı da çeşitli sigorta mekanizmaları kurulmuş durumda.

 

4) Bizdeki KOSGEB’e tekabül eden Amerikalı kurumun aktif ve ağır devlet bürokrasisinden bağımsız halini de hesaba katmalıyız. Bu kurum basitçe girişimcileri destekliyor, onlara eğitim, krediye – finansmana hızlı ve kolay erişim (kefil oluyor banka nezdinde), yurt dışına mal satmak için gerekli şeyleri öğreten ve onlara destek olan diğer kurumlarla irtibatlarını kurmak gibi basit işler yapıyor ve bunu çok sade ve şık bir sunuşla –anlatımla yapıyor.

 

Bir de Washington’dan bahsetmişken eklemeden geçemeyeceğim; Beyaz Saray dediğimiz ‘’White House’’ düşündüğümüzden çok daha küçük. Güç ve iktidar gerçekte var olandan ziyade oldukça izafi yani sizin onu ne sandığınızla ilgili.

 

 

 

 

 

 

 

 

Etiketler: , , , , , , ,

Bahar da geçer ömür de

Neye tutunabiliriz ki? Önce hafızamızın içinde eskiyecek sonra da bedenimizle birlikte mezarda yitip gidecek anılara mı? Sevdiklerimize mi? Onlar ki zamanın küçük bir penceresinde anlık bir rüzgar gibi geçer giderler. Bundan iki yüz yıl evvel yaşamış bir İstanbul dervişi bugün yeniden dünyaya gelse; herhalde acılar içinde kalırdı. Ne dost kalmış, ne yaren; çünkü zaman başka bir perde açmış; geçip gitmiştir devran. İstanbul onun için aynı isme sahip tamamen yabancı bir şehir olmuş; tek bir tanıdık yüz ve bildik bir tanecik ses kalmamıştır kuşlardan başka. Biz, bugün, dünya sahnesindeki rolümüzü oynamak üzere ışıklar altında terleyen ve birazdan da sahneden inecek olanlar, size sesleniyorum:

Bahar da geçer, yaz da geçer; yıl geçer, ömür biter. Biçare gönüllerimize hasret dolar; fanilik köyünde bir sığınak hatıralar kalır. Tutunabildiğiniz kadar.

 

Zamanın yönetmenliğinde kapanıverecek bir perde karşısında ne kadar da aciziz.

 
1 Yorum

Yazan: Ağustos 19, 2017 in Edebiyat Üzerine

 

Etiketler: , , , ,

Afname

Maziyi ve ben’i unutmadım; ama kendimi bu kadar önemsememem gerektiğini unuttum.

 

Vicdan ve mazi prangalarında çürüdü bedenim; umut ışığına hasret, merhametsizlikten kurumuş dudaklarımla her türlü kötülüğün karanlığında yara bere içinde kaldı her bir yerim. Elim yüzüm yunup bahara varamayınca çareyi gitmekte bulmuştum. Kıtalar aştım, denizler geçtim, kaçtım gittim. Ama peşimdeki gittikçe uzayan gölgeden kurtulamadım. İnsan kendinden nereye kaçacak? Aklımdan dahi geçiremeyeceğim sürüsüyle hatalar yaptım, acılar çektim dipsiz bir kuyuya yuvarlanır gibi. Geceler günler boyu uykusuz, tatsız tuzsuz ve mutsuz nefes aldım, yemek yedim ve banyoya gittim. Yaradana bile sığınacak yüzüm kalmadı, günahları tekrarlamaktan kalbim köseleye döndü. Anamın başımı okşadığı her bir sabahta, yumurta, süt, ballı ekmek yedirdiği çocuk ben değildim artık, yüzümde o temiz gülümseme, gözlerimde o pak ışıltı yok. Kendimle savaşmaktan bitap; yapmayacağım artık dediklerimi daha beteri ile yapmaktan yılgın; perperişan kaldım. Hep bir kurtarıcı bekledim insanların iki bin yıldır mehdiyi beklediği gibi. Hayır mehdi gelmeyecek, gökyüzünden ışıklar içinde bir melek de inmeyecek; gerçek bu! Hasetle kardeş kanı dökerek hoş gelmediğimiz bu yeryüzünde kendi kaderimize amir ve kendi ömürlerimize mahkumuz. Biz bu hapishaneden çıkartılıp yüce divana sevk edilince ne ardımızdan konuşulan ne mazide yatan mühimdir, mühim olan o hakimin hükmü ve lütfudur. İki aydır aklımı kurcalayan bir şiir parçası göze kaçmış bir cam kırığı gibi dert kanını damla damla akıtarak hakikati gözümü soktu:

 

Fanilik köyünde akıllı ile deli birdir aynıdır.

Denizin dibinde taş ile inci danesi birdir aynıdır.

”İyi ve kötü sayma” işi ortadan kalkınca

Mescit ile meyhane birdir aynıdır.

 

 

Uykusuz bir gecenin ardından bu sabah, kalktım; elimi yüzümü yıkayıp havluyla kurulandım ve büyük bir iş yaptım: kendimi affettim. Böylece büyük bir makama gitmek için lazım olan ilk mühürlü, ıslak imzalı evrakı temin etmiş biçare vatandaş gibi sonraki kapıya yani en büyük kapıya yüzümü döndüm. Rabbimin katına müracaat etmeye yüz buldum, başımı eğdim, divana gidip edeple el bağlayıp durdum.

 
2 Yorum

Yazan: Mayıs 5, 2017 in Edebiyat Üzerine

 

Etiketler: , , , , ,

Kanlıca’nın Asmaları

Uykum ağırlaşıyor. Britanya Adası’nda sinsi yağan yağmurun nemi camımda, sokak lambasında belli belirsiz bir buğu. Çalışma masamın loş ışığında kahveden tüten dumanlarla saman kağıtları da bulanıyor. Bir özlem ve hasret var içimde uzun süredir. Sanki ben, tanıdık simaları her elli yılda bir dünya değiştirdiğinden daimi yalnızlığa mahkum Üsküdar’ım, Rumeli Hisarı Mahallesiyim, canım Fatih’te ulu bir çınarım, Sultanahmet’in altındaki ve üstündekilere karışmış gibiyim. Birilerini mi yoksa bir yerleri mi özledim, arasam bulabilecek miyim? Bilmiyorum hiç.. İçim tatlı tatlı sızlıyor. İstanbul anam, babam, kız kardeşim; insan arıyor. Gölgeler gibi kalabalıklar, iftarlar, sohbetler, şerbetler, yarlar yarenler hayal hayal; renk renk… Başım arkaya doğru düşüyor, kalem kurtuluyor parmaklarımdan.

Dizleri yara bere içinde yanakları al al, gözleri ışıltılı yüzünde muzip bir gülümsemeyle kısa donlu bir çocuğum şimdi. Yola meyleden ahşap evlere tutunan sarmaşıkların serinlettiği, kuşların cik cikleştiği bir bahar sabahında, Sultan bilmemkaçıncı Murad devrinden kalma, filanca hatun hayratı çeşmeden su içiyorum. Mevsimler denizle barışık, meyveler kasalarda, şekerler renk renk karışık. Muvakkithane’nin duvarında misk tezgahına dayanmış bir molla, ikindi namazı çıkışında İskender Paşa Camii’nin cemaatini bekliyor. O esnada Kanlıca’nın arnavut kaldırımlarında kol kola bir çift yürüyor. Yoğurt yemeye gelmişler. Sevgililerin olmazsa olmazından, İstanbul’un mühim adetlerindendir Kanlıca yoğurdu, bilenler bilir. Kadının ayakkabıları ışıl ışıl, beyaz elbisesinin moru saçlarındaki lavantada… Delikanlının yüzü aydınlanmış, gülüşüyorlar, bir şeyler anlatıyorlar birbirlerine. Herhalde buradan çıkıp bir yerlere gidecekler ve akşam birlikte balık yiyecekler.

Mahalle kahvesinin önünde Çınar altına iskemle atmış dedemler. Bir yandan nargile tüttürüp çay içiyorlar bir yandan da uzak diyarlar üzerine konuşuyorlar. Denizci adamlar bilgin olur. Şimdi ‘Sene 55 İspanya’dayız ” diyor dedem..

Ben gazoz içiyorum, şişeye leblebi atıp leblebileri şişiriyorum. Keyfim yerinde, ayaklarımı sallıyorum iskemlede, yetmiyor kendimi de sallamaya başlıyorum. Bir ileri bir geri, biraz daha ileri biraz daha geri, daha da ileri, gittiği yere kadar geri… O an düşeyazıyorum, Raif Amca kızıyor. Dikkat et evladım bak düşeceksin, diyor ben hınzır hınzır gülüyorum ve aynen devam ediyorum: kopuk uçurtmayım çünkü. Derken bir ses geliyor Çaaat! Göğün maviliğine yeşil bayrak çeken asmaların kapladığı tavanı görüyorum. Hemen el atıyorlar, birileri erkek adam ağlamaz diyor, birileri amma sağlam kafan varmış pekmez akmadı bak diyor gülüyorlar. Kahveci ekmek ve çaput getiriyor, çiğneyip kafama sarıyorlar. Ekmek kafamın arkasını ıslatıyor. Islaklık, ılık.. Çalışma masamın üstünde düşen başım terlemiş, uyanıyorum.

 
2 Yorum

Yazan: Mart 8, 2017 in Edebiyat Üzerine

 

İngiltere’den Mektup 1

 

warwick_castle

 

Sevgili Oğlum,

Bu satırları sana, sen henüz doğmadan yıllar yıllar önce yazıyorum. Neden bana yazıyorsun baba dersen, öncelikle yazacak kimsem olmadığı için. Ada’ya geldiğimden beri bir kaç kişi bana mektup yollayacağını söyledi ama ne gelen var ne giden: heyhat.. Deden kendi gündeminde seri girişim hayalleri kurarak; amcan da ders çalışıp gün eğleyerek yaşadığı için beni arayıp sormaya pek fırsat bulamıyorlar. Benim de onları pek aradığım söylenemez; çünkü bizler birbirini uzaktan seven adamlarız. Velhasıl arayanım soranım yok, annenle de henüz kavuşmuş olmadığımız için mektupları sana ithaf etmeyi düşündüm. Sana yazmaya karar vermemin diğer nedeni ise ölümlü olmamla ve seni henüz görmesem de çok sevmemle ilgilidir. Büyük annenden bana kalan en kıymetli şeyin iki paragraflık bir yazı olduğunu biliyor muydun? İlkokul anı defterimdedir, kitaplıkta, bakabilirsin.

 

Evladım, ömür kısacık bir düş görmeye benziyor. Bu satırları sana yazarken çoktan 29 yaşıma varmış, sol şakağımda beyazlar filizlenmeye başlamıştı. İnsan süratle geçen zaman karşısında telaşa kapılıyor ve ruhundaki ölümsüzlük onu bu kısa hayatında da ölümü ve zamanı yenecek bir yol aramaya itiyor. Bunun içindir ki bilinen ilk yazılı eser olan Gılgamış Destanı ölümsüzlüğü arayan bir kralın hikayesidir. İşin en güzel yanı ise kralın ölümsüzlüğe ”yazılan” bu destan sayesinde kavuşmuş olmasıdır. Hak Teala’nın istediği gibi bir hayat sürdüğümden emin değilim; ancak şükür ki iman hep kalbimde çırpınır. Umut ederim ki sen de seni yaradan Rabbine gönlünün sarayını açmış olasın. Allah’ın emridir ki her canlı ölümü tadıcıdır. Bu bakımdan fiilen ölümsüzlüğü keşfedemeyeceğimizi düşünüyorum. Fakat zamanı ve eceli, yazıyı bularak zaten mağlup etmiş olduğumuzdan dolayı içim rahat. Bu mektupları sana yazarak da işte bu ab-ı hayat kaynağından ben de içiyorum şimdi.

 

Güzel oğlum, henüz annene tesadüf etmediğimi söylemiştim, yani henüz gönlüm aşk ile dolup taşmadı. Onun gözlerini, saçlarını, kokusunu, gülüşünü ve sesini henüz duymadım. Ama biliyorum ki bunlar geride kalan ömrüm boyunca her nefesimde ciğerime dolacak, her kalp atışımda bedenimde dolaşacak saadetlerdir. İşin aslı annenle ben birbirimizi çok uzun zamandır arıyorduk. Anneni ve beni var edecek olan madde evren yaratıldığı günden beri birbirini özlüyor ve kavuşmaya çabalıyordu. Annenin gözlerindeki ışıltı olacak olan zerre kaç yıldızda dolaştı kim bilir.. Benim gönlümü harlayacak ateş kaç güneşte yandı kavruldu da kainatı ısıttı bir bilsen.. Velhasıl milyonlarca yıl özledik birbirimizi, nihayet vakit tamam oldu, Allah’ın emri yerini buldu da bu madde annen ve bende yeniden vücut buldu. Kader, koca yeryüzünde validenle beni doğru yer ve zamanda tesadüf ettirdi. Nihayet ben onu gördüm o bana baktı ve kainatın büyük vazifesi işte böylece nihayete erdi, kavuştuk çok şükür. Dilerim saçlarını, gözlerini, burnunu ve gülümsemeni annenden almışsındır. Sen bizim aşkımızın en harika bir meyvesi, hatırasısın. Hem benden hem de valideciğinden bir parçasın. Seninle gurur duyuyoruz oğlum. Ve hayat seni her nereye sürüklerse sürüklesin, sen bizim yavrumuzsun, kıymetlimizsin. Olur da bir gün en mutlu gününde yanında olamıyorsak (yani bu dünyadan göçmüşsek) veya bir gün hayatının mahvolduğunu bile zannedeceğin bir akşamı yaşıyorsan bizim her şartta seni sevdiğimizi hatırla, doğrul ve ayağa kalk; mutluluğun daim olsun!

 

İlk mektubumdan hemen seni bunaltmak istemiyorum. İngiltere’de geçireceğim bir yıl boyunca ara ara sana yazacağım. Zira zaman bir fizikçinin de dediği gibi görecelidir, kişinin özel durumuna göre genişler veya daralır. İşte insan gurbette ve kendiyle baş başa kaldığında da düşünecek ve yazacak çok zamanı oluyor (vakit genişliyor). Bunu sana, ilk veya en büyük oğluma yazdım, ama kardeşlerin varsa onlara da hitap ediyorum. Kendinizi mutsuz, umutsuz veya üzgün hissettiğinizde; bizleri özlediğinizde; yolunuzu kaybettiğinizde veya bir yol gösterici ışık aradığınızda bizim bir babamız vardı, pek de bir şeyden anlamazdı ama en azından bizi severdi bakalım bize neler söyleyecek diyerek bu kağıtları bir daha ve bir daha okuyasınız çocuğum.

 

Saçlarından hasretle öperim yavrum. Bu satırları her okuyuşunda bil ki yalnız değilsin; ölü veya diri baban hep yanında.

21 Aralık 2016, Warwickshire

 
Yorum yapın

Yazan: Aralık 26, 2016 in Edebiyat Üzerine

 

Etiketler: , , , , , ,