RSS

Kanlıca’nın Asmaları

08 Mar

Uykum ağırlaşıyor. Britanya Adası’nda sinsi yağan yağmurun nemi camımda, sokak lambasında belli belirsiz bir buğu. Çalışma masamın loş ışığında kahveden tüten dumanlarla saman kağıtları da bulanıyor. Bir özlem ve hasret var içimde uzun süredir. Sanki ben, tanıdık simaları her elli yılda bir dünya değiştirdiğinden daimi yalnızlığa mahkum Üsküdar’ım, Rumeli Hisarı Mahallesiyim, canım Fatih’te ulu bir çınarım, Sultanahmet’in altındaki ve üstündekilere karışmış gibiyim. Birilerini mi yoksa bir yerleri mi özledim, arasam bulabilecek miyim? Bilmiyorum hiç.. İçim tatlı tatlı sızlıyor. İstanbul anam, babam, kız kardeşim; insan arıyor. Gölgeler gibi kalabalıklar, iftarlar, sohbetler, şerbetler, yarlar yarenler hayal hayal; renk renk… Başım arkaya doğru düşüyor, kalem kurtuluyor parmaklarımdan.

Dizleri yara bere içinde yanakları al al, gözleri ışıltılı yüzünde muzip bir gülümsemeyle kısa donlu bir çocuğum şimdi. Yola meyleden ahşap evlere tutunan sarmaşıkların serinlettiği, kuşların cik cikleştiği bir bahar sabahında, Sultan bilmemkaçıncı Murad devrinden kalma, filanca hatun hayratı çeşmeden su içiyorum. Mevsimler denizle barışık, meyveler kasalarda, şekerler renk renk karışık. Muvakkithane’nin duvarında misk tezgahına dayanmış bir molla, ikindi namazı çıkışında İskender Paşa Camii’nin cemaatini bekliyor. O esnada Kanlıca’nın arnavut kaldırımlarında kol kola bir çift yürüyor. Yoğurt yemeye gelmişler. Sevgililerin olmazsa olmazından, İstanbul’un mühim adetlerindendir Kanlıca yoğurdu, bilenler bilir. Kadının ayakkabıları ışıl ışıl, beyaz elbisesinin moru saçlarındaki lavantada… Delikanlının yüzü aydınlanmış, gülüşüyorlar, bir şeyler anlatıyorlar birbirlerine. Herhalde buradan çıkıp bir yerlere gidecekler ve akşam birlikte balık yiyecekler.

Mahalle kahvesinin önünde Çınar altına iskemle atmış dedemler. Bir yandan nargile tüttürüp çay içiyorlar bir yandan da uzak diyarlar üzerine konuşuyorlar. Denizci adamlar bilgin olur. Şimdi ‘Sene 55 İspanya’dayız ” diyor dedem..

Ben gazoz içiyorum, şişeye leblebi atıp leblebileri şişiriyorum. Keyfim yerinde, ayaklarımı sallıyorum iskemlede, yetmiyor kendimi de sallamaya başlıyorum. Bir ileri bir geri, biraz daha ileri biraz daha geri, daha da ileri, gittiği yere kadar geri… O an düşeyazıyorum, Raif Amca kızıyor. Dikkat et evladım bak düşeceksin, diyor ben hınzır hınzır gülüyorum ve aynen devam ediyorum: kopuk uçurtmayım çünkü. Derken bir ses geliyor Çaaat! Göğün maviliğine yeşil bayrak çeken asmaların kapladığı tavanı görüyorum. Hemen el atıyorlar, birileri erkek adam ağlamaz diyor, birileri amma sağlam kafan varmış pekmez akmadı bak diyor gülüyorlar. Kahveci ekmek ve çaput getiriyor, çiğneyip kafama sarıyorlar. Ekmek kafamın arkasını ıslatıyor. Islaklık, ılık.. Çalışma masamın üstünde düşen başım terlemiş, uyanıyorum.

Reklamlar
 
 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: