RSS

Aylık arşivler: Kasım 2016

Yelkenler Fora!

Yaratıcımın, kısacık ömrüme ve naçiz vücuduma tezat ruhuma doldurduğu büyük işler başarma azmi bir süredir can sıkıntımın baş nedeniydi. İnsan toprak olup gideceğini bildiği bu dünyada keyif çatmak ve risk almadan yaşamak varken neden okyanuslara ve dağlara meydan okur ki? Bu bir delilikti. Ve ben bundan keyif alıyordum. Dünyayı değiştirip insanlığa büyük bir imkan getirmek için Dünya’nın ilk sanal meclisini kurmaya çalıştığım ve menzile varamadığımı kabul ettiğim günden beri esen bozgun rüzgarlarını düşündüm. 3 yıl. Üç koca yıldır insan içine gerekmedikçe çıkmamış, bayramlaşmaya gitmemiş, açılışlarda ve etkinliklerde muzaffer gülümsememle ortada salınıp avlanacak bir network aramamıştım. Ben bir devlet kurumunda memur olarak çalışıyordum artık. Para biriktirmeye, krediyle ev alarak ömür boyu taksit ödemeye, bireysel emeklilik hesabıma her ay 500 lira koyabilirsem 65’imde ne kadar param olabileceğine dair hayaller kuruyordum. Her sabah tıraş olup, ütülü takım elbisemi giyiyor, ayakkabılarımı cilalayıp, ilk otobüsle iskeleye inip simit alıyordum. Çay içip haber okuyarak başlayacağım bir sıradan günün daha en risksiz şekilde mümkün olduğunca teyit edilmiş ve günlük ritüellerimi yaşayarak dolmasını umut ediyordum.  Sabahleyin en büyük keyfim simitten kalan susamları baş parmakla bastıra bastıra toplayıp yemek olmuştu. Bir yılda 5 kilo birden almıştım. Harika bir insanla çalışmama rağmen memuriyet memuriyetti ve ruhum kıravatla bağlandığı bu bürokratik zindanda inliyordu. Olmadığım bir adam haline gelmiştim. Rızkı verenin Allah olduğunu unutmuş, aybaşlarında paramı yatırana muhtaç olduğumu hemen hemen kabul etmiştim. Bu maaşa sadık bir ömür geçirmeye razı edilmiştim. Dışarıdaki dünyadan korkuyordum artık. Kartvizitimdeki title hayatımdaki en kıymetli tanım cümlesi olmuştu. Bizler geçiciydik, kalıcı olan kurumdu…

 

 

Biz işletme mezunlarının (Boğaziçi 2013) en büyük derdi, ne iş yaptığımızı, ne işe yaradığımızı ve neyin uzmanı olduğumuzu bilemeyişimizdir. Her nesne alemde bir amaca matuf bulunur. Ağaç meyve, ıhlamur şifa verir. Ateş yakmak, yağmur canlandırmaktadır. Çamaşır makinasının çamaşır yıkaması, buzdolabının yiyecekleri soğut tutması gibi bir yeteneği olmalıdır. Fakat her insan bu kadar şanslı olamıyordu işte ve biz işletmeciler şanssız çoğunluktaydık. Ben eski bir girişimci olarak milyar dolarlık şirketlerle pazarlık yapmış, Amerika’dan yatırım almış, ekip kurup dağıtmış, binlerce kişinin milyonlarca kez kullandığı platformları inşa etmiş, devletin tepesindeki beylere (en tepeyi kastediyorum) hayallerimi satmış biriydim ve bu bildiğim şeyler ne kamuda ne de özel sektörde bir işe yaramıyordu. Vasıfsız ve yaşı birazcık ilerlemiş bir gençtim artık.

 

Günlerden bir gün ulu Yaradan yakarışlarımı duymuş olacak; bir rüzgar, açık pencereden perdemi araladı ve beni uyandırdı. Yatakta bağdaş kurup fikir talimine başladım. Gelip geçen hayatta ne istediğimi, kim olduğumu ve ne yapacağımı düşündükçe düşündüm. Sabah ezanı semalara doldu taştı, giyinip çıktım. Yolda Karacaahmet sakinlerinden Fabrikatör Necmi Bey, bir kaç Kurtuluş Savaşı gazisi komutan ve Burhan Felek ile göz göze geldik yine. Ayıp olmasın diye selam verdim.

 

Namaz bitti, cemaat terhis oldu. Güneş henüz doğmaya hazırlanıyordu. Tamer Büfe’ye gidip bir çay içmeye karar kıldım. Çocukluğumda bir müneccimden duyduğum sözleri anımsadım; bir Perşembe günü seherde Batı’ya doğru yola çıkıyordum. Adamın da dediği gibi hayır olurdu sonu inşallah…

Bu sabah vakitlerinde ne var bilmiyorum. Henüz tabiat dahi uyanmamışken, yollar bana kalmıştı. Her adımda gönlümde büyüyen bir arzuyu hissediyordum şimdi. 3 yıl aradan sonra içimde Malazgirt’e yürüyen bir ordunun pürneşesini duydum. Batı’nın kalbine yani Londra’ya bir sefer planladım; en iyi bildiğim şeyi yapmaya gidecektim: girişimcilik. Ve en sevdiğim şeyi de yanıma aldım: henüz yazılmamış kitabımın boş sayfaları…

Doğu’dan esen meltem tüylerimi diken diken etti, burnum köşedeki ıhlamurların kokusunu seçti, gerçekten yaşamaya başlamıştım işte yine!

 

 

 

Etiketler: , , , , ,

İstanbul’a Veda

Bir süredir sokaklarda yalınayak geziyordum da ayağıma hayal kırıklıkları batıyordu. Pişmanlıklar yakama borç veren gibi yapışmış, hatalarımın icrasından tası tarağı kurtaracak bir yol arıyordum. Kaderle hesaplaşamamıştım. Terk ettiğim semtler, kullanmadığım isimler, hayatımda kocaman bir boşluk vardı. En kötüsü de bir ata ocağım, evim yoktu. Mültecisi olmuştum memleketimin. Fukarasıydım saadetin. Yuva kokusundan ve hatıraları saklayan albümlerden yoksundum işte yine. Hayallerim de Haydarpaşa Garı gibi kapanmış, mazi olmuştu. Uzun bir süredir fotoğraflarda bile gülemiyordum, en iyi bildiğim şey hüzündü. Bu düşüşün nereye kadar süreceğinden habersiz dibi arıyordum karanlık sularda. Ömür saatimden zaman, şuursuzca akıyordu.

Böyle bir ruh halinde bir sabah verdim kararımı. Gidecektim bu diyarlardan, yeniden başlayacaktım her şeye. Kararlarımın ciddiyetini hep sonradan idrak etmişimdir yine öyle oldu. Bileti alıp, kılık kıyafet, kitap defter ne var ne yok dağıtıp hepi topu bir valize tüm eşyamı tıkıştırınca anladım veda etmenin ne olduğunu. Bir hafta vardı gidişime şimdi. İnsanlar heyecanlı ve mutlu olmamı bekliyorlardı ki ben de öyle olacağımı varsaymıştım hep. Ama bu kaçtığım şehri, bunca deliyle dolu memleketi hem de daha gitmeden özlemeye başladığımı hissettim, bir sabah bindiğim Karaköy Vapuru’nda. Topkapı’nın Adalet Kulesi’ni gözlerimle okşadım, Kız Kulesi’ne acı acı güldüm; Galata’yla sessizce vedalaştım. Onları ve bilip bilmediğim bin yıldır bu şehirde yaşamış herkesi Allah’a emanet ettim ve yola işte böylece çıktım.

Meğer ne çok severmişim İstanbul’u. Tıngır mıngır faytonları Adalar’ın, Boğaziçi’nin erguvanları açtığında Boğaz, Kandilli, Emirgan, Yahya Efendi durağı, Harun’un arkadaşlığında musiki akşamları, Salacak’taki taşlardan mehtap ve yakamoz; Caddebostan’da lanetli köşk, Tophane’nin boya kokan ahşap akşamları, Beşiktaş’ta kış, Kalamış’ta yosun, Cankurtaran’da cumbalı evlere komşu Bizans duvarları… Karagümrük, Vefa, Balat, Ayazma… Surlardaki gül bahçesi, Eyüp’te bir akşam vakti, Beyoğlu, Pera, Cihangir ve Nişantaşı’nda senaryo yazdığımız kafeler; Beyazıt’ta bit pazarından aldığımız tespihler, Zeki Müren çalan Setüstü, bir lale sabahında Gülhane, Asaf Osman’ın çayları, Üsküdar, Üsküdar, Üsküdar’da yaz akşamları.

Şimdi bütün şehir boğazıma lök gibi oturmuş yutkunamıyordum. Ben, geriye döneceği bir sıcak elden yoksun ipsiz bir uçurtma; bir meçhule savruluyordum. Ardımda bir şiir bile bırakmadan.

(23 Eylül 2016, Selimiye’den Salacak’a doğru)

 
Yorum yapın

Yazan: Kasım 8, 2016 in Edebiyat Üzerine

 

Etiketler: ,