RSS

Aylık arşivler: Ağustos 2016

Çalınan Güven

Bu sabah, yalnız ve duru bir piyano sesi var kafamda. Etrafımı çeviren mezarlıkları, Kızıl Deniz’i aşan Musa gibi yarıp (geçiyorum).. Servilerden dalgalar arasında asasız yürüyorum ve itimadını yitirmiş bir peygamber hüznü çökmüş içime. Sönmüş mazinin yitip giden hatıralarında ehemmiyetli ama bugün iki paralık olmuş eskileri satan bir antikacı gibiyim. Ağzımda bir kekremsi tat ve kafamda (su birikintisinden gördüğüm) ekşimiş bir surat… Durgunum, umutsuzum.

 

Bildiğim son üç beş bin yılda sayısız kez tekrar eden hüzünlerin, yarım kalmışlıkların ve ayrılıkların bıkkınlığını gömleğimin omzundaki tozlar gibi silkebilsem keşke. Yitirilen en kıymetli şey itimadım. İsraf edilen zamansa ömür..

 

Belki kalabalık bir şehirde, misal burada yani İstanbul’da, birbirimizi hiç tanımadan; sen kocaman, güneş gibi gözlerin ve beyaz elbisenle geçip gitsen yanımdan ve bu öykü hiç başlamadan bitse..

 

Mezarlıkta kocaman taşlar ve heybetli başlar üzerinde kavuklar.. Mısır’ın fethinde Kahire sokaklarında sönüp giden binlerce neferin pırıltısına, bugünün fukara Türkiye’sindeki gönüllerimizin heyecandan uzaklığı nispetinde burkuluyor içim. Sina çöllerinde yarı beline kadar kuma gömülmüş bir çeşmenin kitabesi mahzun, çatlamış, kararmış… Banisi olacak belki de bir isim okunuyor kısmen: Yeniçeri Ağası Emir-i Emiran.

 

Tam bu anda Anadolu’nun belleğinden bir hikaye anımsıyorum. Bir Teşkilat-ı Mahsusa subayı olan Arap Dede namında babayiğit, boylu poslu ve asil soylu bir adam varmış. Cihan harbinde ölümsüz dediğimiz büyük devletimiz yıkılıp, Arabistan şefkatimizden koparılınca malını mülkünü çantasında ve yüreğinde toplamış, atını memleketi olan Domaniç’e sürmüş. Çölde, yolda, bir kuyunun başında bir bedevi görmüş. Herif yarı baygın, susuz, perperişan aman edermiş, su dilenirmiş. Arap Dede varmış hemen sulamış garibanı. Esasen kuzu postuna girmiş bir kurt olan bedevi, numarayı bırakmış ve hızlı davranıp silahını almış babanın. Bedevilik adetince tepeden tırnağa soyuvermiş onu. Arap Dede, mahzun mahzun bakakalmış arkasından ve üç lafla arzu hal etmiş: ” Bak Ey Eşkiya! Atımı aldın sana helal ederim; kıyafetim, param, silahım ve hatta mataram dahi sana helal olsun. Lakin benim insanlara olan güvenimi çaldın onu sana haram ettim.” demiş. Ve yalın ayak başı kabak yürümüş de varmış memleketine. Ölünce mezarına kimisi Arap Dede kimisi de İtimat Dede diye türbe payesi biçmiş.

 

Bu hayatta yitirdiklerimi düşündüm de sonra, insana duyduğum güvenden daha büyük ne çalınabilir benden?

 
Yorum yapın

Yazan: Ağustos 30, 2016 in Edebiyat Üzerine

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

İncir Uyutma

O sonbahar gerçekten bir son bahardı. Asırlık ahşap evimizde büyük bir yaprak dökümü olmuştu. Osmanlı’dan vatandaşlığı olan goca ninem, onun kızı anneannem ve onun kızı annem; yani sülalenin kadınları bohçalarını, bavullarını almış, uzak diyarlara altı ay içinde peşi sıra göç etmişlerdi. Yakınlar, konu komşu kalabalığı dağıldı; evde dedemle baş başa kaldık. Eski adamlar zordur. Ergenler de öyle. Biz birbirini tanımayan zor adamlardık. Daha önce yemek yapmamış, cifle mermer sürtmemiş, gömlek yakası çitilememiş tiplerdik; öyle de kaldık gerçi… Birbirimizle diyalog kuramıyor, artık tarih olmuş yakın maziyi içimizden özlüyorduk. Gidenlerin boşluğu lök gibi içimize oturmuştu. Evin içini bu boşluk dolduruyor; bu boşlukla arkadaşlık ediyor ve bu boşlukla dertleşip, onunla üstümüzü örtüp uyuyorduk. Gel zaman git zaman bir ergenden ve huysuz bir ihtiyardan beklenmeyecek jestlerle birbirimize geçmişin huzurunu anımsatacak ufak sürprizler yapmaya başladık. Dedemin yaptığı en büyük jest incir uyutmaydı. Meşhur dozer ustası efe dedem, bu işe nasıl oldu da girdi bilmiyorum. Bozuk peynir, ekşileşmiş domates, kirli çay bardakları ve konu komşunun getirdiği yemeklerle geçinip giderken ansızın ortaya çıkan bu sütlü tatlı, çölde bir vaha gibi gelmişti. Dedem keyifle kaşıkladığımı görünce, her tatilde beni incir uyutmayla karşılamaya başlamıştı. Bu, birbirimizi sevdiğimizin bin bir gizli ispatının en büyüğü olup çıkmıştı. Her hafta sonu ben geleceğim diye o malzemeyi tedarik edip incirleri doğruyordu. Cuma akşamları onu salonda, piknik tüpün başında tencere karıştırırken buluyordum. Sonra beraber ufak kaselere sıcak tatlıyı dolduruyorduk. Buzdolabında üç beş saat uyudu mu incirler değmeyin keyfimize.

-Nası olmuş oğlum?

-Elin dert görmesin dede, vallaha bunlar hepsinden iyi olmuş he, pek datlı. Bi tabak daha alıyom ben.

-Al olum all, yi istediin gadar.

Böyle konuşurduk, bu sözlerden severdik birbirimizi. O küçük biraderimle bana annemizden kalan en kıymetli mirastı, bizlerse ona kızının en büyük ve en özel emanetleriydik.

***

Bir sonbaharda dedemi de annemlerin ninemlerin göçtüğü diyara uğurladık, sonra nice sonbaharlar geldi geçti, tohumlar fidan, fidanlar ağaç oldu; dün mahallede top koşturduğumuz veletler evlenip baba oldu. Benim yolum da İstanbul’a düştü. Kaldım gittim bu koca şehirde, kendimi bu kalabalıklar deryasında debelenir buldum. Günlerden bir gün Üsküdar’da, kendini kapitalizmin ışıltılı iştahına kaptırmamış bir esnaf lokantasındaki menü’de gördüm onu. İncir uyutma yazıyordu vallahi. Yemeğe oturduğumuz arkadaş bir derdini paylaşıyor olmasaydı, sevinçten bir türkü patlatıverecektim. Ama hiç bozuntuya vermedim, garsonun yemekten sonra ne alırız’ına, incir uyutmanız güzel mi? diye zarf attım. Güzeldi.

***

Ağustos sıcağında Karaköy’de ”öğle arasına çıkmak ile çıkmamak”; Shakespeare’nin ”olmak ya da olmamak”ından daha büyük bir meseledir. Bugün bu meselenin yanlış tarafında duruyor gibiydim, dışarı çıktım. Yemek arasında bir iki mesai arkadaşıyla beraber güneşe meydanı bırakmayan memur taifesi yollardaydı. Sıcaktan pantolonları kıçlarına yapışmış bu kalabalığın arasına karışıp yürüdüm. Daha fazla dayanamayarak, Karaköy Meydanı’ndaki Murat Muhallebicisi’ne attım kendimi. Klima vardır diye düşündüm, doğru da düşünmüşüm. Kemikleri sızlatan soğuk klimaları sevmem oldum olası, burası da öyle değildi. Hoş beş, selam kelam derken yedim yemeği, hesap ödemek için kasaya vardım. Dükkanla aynı adı taşıdığını bildiğim (nerden bileceğim düpedüz uyduruyorum) kasadaki Murat abiye camekandaki sütlü tatlıları soracaktım; yoksa? İncir uyutma mıydı onlar???

Sağındaki solundaki çalışanlarla gergin diyaloglar kuran, günde bin kere hesap almaktan ve döner kebap tezgahının 1 metre sağında oturmaktan usanmışlığı yüzünden okunuyordu adamın. ”Murat Abi” dedim, pos cihazından kafayı kaldırdı (demek ki adı Murat’tı)

-Şu camekandakiler incir uyutma mı?

Gizli bir tarikat üyelerinin birbirlerini tanımak için kullandıkları bir parolayı söylemiştim; beni tanıdı; derin gülümsedi. ”Yok abi” dedi; sonra sağına ve hafifçe soluna bakınca anladım ki gizli bir şey söyleyecekti. Yaklaştım, hafif sağıma dönüp az eğildim, ”Üsküdar’da Öz Bolu Lokantası var, orada yemek lazım” Anlamıştım nereyi söylediğini. Ben de aynı gülümsemeyle yanıt verdim, bildiğimi gösterir şekilde başımı salladım. Esrarlı bir cemiyetin aidiyeti ile birbirimizi Allah’a emanet edip ayrıldık, çıktım muhallebiciden.

İşte biz;

İncir uyutmayı bilen insanlar, bu irfanı bilmeyen büyük kalabalığın arasında böyle sessizce yaşar gideriz.

 
Yorum yapın

Yazan: Ağustos 22, 2016 in Edebiyat Üzerine

 

Etiketler: , , ,

Dünyanın Merkezinde Bir Bardak Çay

Dünyanın merkezi bizim eve oldukça yakındır. Oraya yaz akşamları gidip takılır, çay içer ara sıra da arsızlık edip pipoyla duman üfürürüm. Yaz akşamlarının bence müsriflikle bir ilgisi olmalı. Yılın bu zamanlarında vakit mi genişliyor insan mı gamsızlaşıyor bilemiyorum. Havalar ısındı mı akşama kadar ne amel ettiysem gecesinde tüketir; bi gün sağa koyduğumu ertesi gün soldan çarçur eder gündelik yaşarım.

Bir yeniçeri türküsünde dediği gibi:

‘Hamdülillâh, çok şükür Bârî Hüdâ’nın vârına

Yer içerem dimezem kalsın bugünüm yarına.’

Bahsettiğim üzere, dünyanın merkezi, yani Tamer Büfe, bizim fakirhaneye yakındır. O akşam da kadim aşk masallarında kavuşamayan aşıklardan ve Osmanlı’nın yarım kalan cihanşümul sevdalarından bir efkar gönlümü tutmuştu. Gam yüreğe çöktü mü çaysız sabahı edemez insan. Ben de bu zaruret ile Tamer Büfe’ye doğru yollandım. İstanbul’un en ”hayati” mekanlarından Zeynep Kamil Kadın Doğum Hastanesi ile asırlardır cazibe merkezi olan Karacaahmet Mezarlığı’nın ortasına düşen bu büfe insanların da yollarının tam üzerindeydi. Onlar da bir çay içmek için kısacık durup soluklanıyorlardı burada. Uzun kalmayacakları için plastik tabureler ve küçük, yudumluk çay bardakları yeterliydi. Ben de öylece mola verdim, kaşığı şıngırdattım; pipoyu denizci tütünü ile doldurdum ve yaktım. Üç çekişte çayı bitiriverdim. Bir yudum hatıralara bir yudum dertlere bir yudum da meçhulde yarım kalan hayallere gitti. Ciğerlerimi esaslı bi nefesle doldurdum ve karman çorman yazılı sarı saman kağıtlarıma döndüm. Tesadüf bu ya benim hikaye de burada geçiyordu. Ben yazmaya devam ederken Tamer Büfe, sürekli yaptığı gibi doğanları karşılayıp çaylıyor ve ölenleri uğurluyordu..

 
Yorum yapın

Yazan: Ağustos 16, 2016 in Edebiyat Üzerine

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,