RSS

Afname

Maziyi ve ben’i unutmadım; ama kendimi bu kadar önemsememem gerektiğini unuttum.

 

Vicdan ve mazi prangalarında çürüdü bedenim; umut ışığına hasret, merhametsizlikten kurumuş dudaklarımla her türlü kötülüğün karanlığında yara bere içinde kaldı her bir yerim. Elim yüzüm yunup bahara varamayınca çareyi gitmekte bulmuştum. Kıtalar aştım, denizler geçtim, kaçtım gittim. Ama peşimdeki gittikçe uzayan gölgeden kurtulamadım. İnsan kendinden nereye kaçacak? Aklımdan dahi geçiremeyeceğim sürüsüyle hatalar yaptım, acılar çektim dipsiz bir kuyuya yuvarlanır gibi. Geceler günler boyu uykusuz, tatsız tuzsuz ve mutsuz nefes aldım, yemek yedim ve banyoya gittim. Yaradana bile sığınacak yüzüm kalmadı, günahları tekrarlamaktan kalbim köseleye döndü. Anamın başımı okşadığı her bir sabahta, yumurta, süt, ballı ekmek yedirdiği çocuk ben değildim artık, yüzümde o temiz gülümseme, gözlerimde o pak ışıltı yok. Kendimle savaşmaktan bitap; yapmayacağım artık dediklerimi daha beteri ile yapmaktan yılgın; perperişan kaldım. Hep bir kurtarıcı bekledim insanların iki bin yıldır mehdiyi beklediği gibi. Hayır mehdi gelmeyecek, gökyüzünden ışıklar içinde bir melek de inmeyecek; gerçek bu! Hasetle kardeş kanı dökerek hoş gelmediğimiz bu yeryüzünde kendi kaderimize amir ve kendi ömürlerimize mahkumuz. Biz bu hapishaneden çıkartılıp yüce divana sevk edilince ne ardımızdan konuşulan ne mazide yatan mühimdir, mühim olan o hakimin hükmü ve lütfudur. İki aydır aklımı kurcalayan bir şiir parçası göze kaçmış bir cam kırığı gibi dert kanını damla damla akıtarak hakikati gözümü soktu:

 

Fanilik köyünde akıllı ile deli birdir aynıdır.

Denizin dibinde taş ile inci danesi birdir aynıdır.

”İyi ve kötü sayma” işi ortadan kalkınca

Mescit ile meyhane birdir aynıdır.

 

 

Uykusuz bir gecenin ardından bu sabah, kalktım; elimi yüzümü yıkayıp havluyla kurulandım ve büyük bir iş yaptım: kendimi affettim. Böylece büyük bir makama gitmek için lazım olan ilk mühürlü, ıslak imzalı evrakı temin etmiş biçare vatandaş gibi sonraki kapıya yani en büyük kapıya yüzümü döndüm. Rabbimin katına müracaat etmeye yüz buldum, başımı eğdim, divana gidip edeple el bağlayıp durdum.

 
Yorum yapın

Yazan: Mayıs 5, 2017 in Edebiyat Üzerine

 

Etiketler: , , , , ,

Kanlıca’nın Asmaları

Uykum ağırlaşıyor. Britanya Adası’nda sinsi yağan yağmurun nemi camımda, sokak lambasında belli belirsiz bir buğu. Çalışma masamın loş ışığında kahveden tüten dumanlarla saman kağıtları da bulanıyor. Bir özlem ve hasret var içimde uzun süredir. Sanki ben, tanıdık simaları her elli yılda bir dünya değiştirdiğinden daimi yalnızlığa mahkum Üsküdar’ım, Rumeli Hisarı Mahallesiyim, canım Fatih’te ulu bir çınarım, Sultanahmet’in altındaki ve üstündekilere karışmış gibiyim. Birilerini mi yoksa bir yerleri mi özledim, arasam bulabilecek miyim? Bilmiyorum hiç.. İçim tatlı tatlı sızlıyor. İstanbul anam, babam, kız kardeşim; insan arıyor. Gölgeler gibi kalabalıklar, iftarlar, sohbetler, şerbetler, yarlar yarenler hayal hayal; renk renk… Başım arkaya doğru düşüyor, kalem kurtuluyor parmaklarımdan.

Dizleri yara bere içinde yanakları al al, gözleri ışıltılı yüzünde muzip bir gülümsemeyle kısa donlu bir çocuğum şimdi. Yola meyleden ahşap evlere tutunan sarmaşıkların serinlettiği, kuşların cik cikleştiği bir bahar sabahında, Sultan bilmemkaçıncı Murad devrinden kalma, filanca hatun hayratı çeşmeden su içiyorum. Mevsimler denizle barışık, meyveler kasalarda, şekerler renk renk karışık. Muvakkithane’nin duvarında misk tezgahına dayanmış bir molla, ikindi namazı çıkışında İskender Paşa Camii’nin cemaatini bekliyor. O esnada Kanlıca’nın arnavut kaldırımlarında kol kola bir çift yürüyor. Yoğurt yemeye gelmişler. Sevgililerin olmazsa olmazından, İstanbul’un mühim adetlerindendir Kanlıca yoğurdu, bilenler bilir. Kadının ayakkabıları ışıl ışıl, beyaz elbisesinin moru saçlarındaki lavantada… Delikanlının yüzü aydınlanmış, gülüşüyorlar, bir şeyler anlatıyorlar birbirlerine. Herhalde buradan çıkıp bir yerlere gidecekler ve akşam birlikte balık yiyecekler.

Mahalle kahvesinin önünde Çınar altına iskemle atmış dedemler. Bir yandan nargile tüttürüp çay içiyorlar bir yandan da uzak diyarlar üzerine konuşuyorlar. Denizci adamlar bilgin olur. Şimdi ‘Sene 55 İspanya’dayız ” diyor dedem..

Ben gazoz içiyorum, şişeye leblebi atıp leblebileri şişiriyorum. Keyfim yerinde, ayaklarımı sallıyorum iskemlede, yetmiyor kendimi de sallamaya başlıyorum. Bir ileri bir geri, biraz daha ileri biraz daha geri, daha da ileri, gittiği yere kadar geri… O an düşeyazıyorum, Raif Amca kızıyor. Dikkat et evladım bak düşeceksin, diyor ben hınzır hınzır gülüyorum ve aynen devam ediyorum: kopuk uçurtmayım çünkü. Derken bir ses geliyor Çaaat! Göğün maviliğine yeşil bayrak çeken asmaların kapladığı tavanı görüyorum. Hemen el atıyorlar, birileri erkek adam ağlamaz diyor, birileri amma sağlam kafan varmış pekmez akmadı bak diyor gülüyorlar. Kahveci ekmek ve çaput getiriyor, çiğneyip kafama sarıyorlar. Ekmek kafamın arkasını ıslatıyor. Islaklık, ılık.. Çalışma masamın üstünde düşen başım terlemiş, uyanıyorum.

 
 

İngiltere’den Mektup 1

 

warwick_castle

 

Sevgili Oğlum,

Bu satırları sana, sen henüz doğmadan yıllar yıllar önce yazıyorum. Neden bana yazıyorsun baba dersen, öncelikle yazacak kimsem olmadığı için. Ada’ya geldiğimden beri bir kaç kişi bana mektup yollayacağını söyledi ama ne gelen var ne giden: heyhat.. Deden kendi gündeminde seri girişim hayalleri kurarak; amcan da ders çalışıp gün eğleyerek yaşadığı için beni arayıp sormaya pek fırsat bulamıyorlar. Benim de onları pek aradığım söylenemez; çünkü bizler birbirini uzaktan seven adamlarız. Velhasıl arayanım soranım yok, annenle de henüz kavuşmuş olmadığımız için mektupları sana ithaf etmeyi düşündüm. Sana yazmaya karar vermemin diğer nedeni ise ölümlü olmamla ve seni henüz görmesem de çok sevmemle ilgilidir. Büyük annenden bana kalan en kıymetli şeyin iki paragraflık bir yazı olduğunu biliyor muydun? İlkokul anı defterimdedir, kitaplıkta, bakabilirsin.

 

Evladım, ömür kısacık bir düş görmeye benziyor. Bu satırları sana yazarken çoktan 29 yaşıma varmış, sol şakağımda beyazlar filizlenmeye başlamıştı. İnsan süratle geçen zaman karşısında telaşa kapılıyor ve ruhundaki ölümsüzlük onu bu kısa hayatında da ölümü ve zamanı yenecek bir yol aramaya itiyor. Bunun içindir ki bilinen ilk yazılı eser olan Gılgamış Destanı ölümsüzlüğü arayan bir kralın hikayesidir. İşin en güzel yanı ise kralın ölümsüzlüğe ”yazılan” bu destan sayesinde kavuşmuş olmasıdır. Hak Teala’nın istediği gibi bir hayat sürdüğümden emin değilim; ancak şükür ki iman hep kalbimde çırpınır. Umut ederim ki sen de seni yaradan Rabbine gönlünün sarayını açmış olasın. Allah’ın emridir ki her canlı ölümü tadıcıdır. Bu bakımdan fiilen ölümsüzlüğü keşfedemeyeceğimizi düşünüyorum. Fakat zamanı ve eceli, yazıyı bularak zaten mağlup etmiş olduğumuzdan dolayı içim rahat. Bu mektupları sana yazarak da işte bu ab-ı hayat kaynağından ben de içiyorum şimdi.

 

Güzel oğlum, henüz annene tesadüf etmediğimi söylemiştim, yani henüz gönlüm aşk ile dolup taşmadı. Onun gözlerini, saçlarını, kokusunu, gülüşünü ve sesini henüz duymadım. Ama biliyorum ki bunlar geride kalan ömrüm boyunca her nefesimde ciğerime dolacak, her kalp atışımda bedenimde dolaşacak saadetlerdir. İşin aslı annenle ben birbirimizi çok uzun zamandır arıyorduk. Anneni ve beni var edecek olan madde evren yaratıldığı günden beri birbirini özlüyor ve kavuşmaya çabalıyordu. Annenin gözlerindeki ışıltı olacak olan zerre kaç yıldızda dolaştı kim bilir.. Benim gönlümü harlayacak ateş kaç güneşte yandı kavruldu da kainatı ısıttı bir bilsen.. Velhasıl milyonlarca yıl özledik birbirimizi, nihayet vakit tamam oldu, Allah’ın emri yerini buldu da bu madde annen ve bende yeniden vücut buldu. Kader, koca yeryüzünde validenle beni doğru yer ve zamanda tesadüf ettirdi. Nihayet ben onu gördüm o bana baktı ve kainatın büyük vazifesi işte böylece nihayete erdi, kavuştuk çok şükür. Dilerim saçlarını, gözlerini, burnunu ve gülümsemeni annenden almışsındır. Sen bizim aşkımızın en harika bir meyvesi, hatırasısın. Hem benden hem de valideciğinden bir parçasın. Seninle gurur duyuyoruz oğlum. Ve hayat seni her nereye sürüklerse sürüklesin, sen bizim yavrumuzsun, kıymetlimizsin. Olur da bir gün en mutlu gününde yanında olamıyorsak (yani bu dünyadan göçmüşsek) veya bir gün hayatının mahvolduğunu bile zannedeceğin bir akşamı yaşıyorsan bizim her şartta seni sevdiğimizi hatırla, doğrul ve ayağa kalk; mutluluğun daim olsun!

 

İlk mektubumdan hemen seni bunaltmak istemiyorum. İngiltere’de geçireceğim bir yıl boyunca ara ara sana yazacağım. Zira zaman bir fizikçinin de dediği gibi görecelidir, kişinin özel durumuna göre genişler veya daralır. İşte insan gurbette ve kendiyle baş başa kaldığında da düşünecek ve yazacak çok zamanı oluyor (vakit genişliyor). Bunu sana, ilk veya en büyük oğluma yazdım, ama kardeşlerin varsa onlara da hitap ediyorum. Kendinizi mutsuz, umutsuz veya üzgün hissettiğinizde; bizleri özlediğinizde; yolunuzu kaybettiğinizde veya bir yol gösterici ışık aradığınızda bizim bir babamız vardı, pek de bir şeyden anlamazdı ama en azından bizi severdi bakalım bize neler söyleyecek diyerek bu kağıtları bir daha ve bir daha okuyasınız çocuğum.

 

Saçlarından hasretle öperim yavrum. Bu satırları her okuyuşunda bil ki yalnız değilsin; ölü veya diri baban hep yanında.

21 Aralık 2016, Warwickshire

 
Yorum yapın

Yazan: Aralık 26, 2016 in Edebiyat Üzerine

 

Etiketler: , , , , , ,

Yelkenler Fora!

Yaratıcımın, kısacık ömrüme ve naçiz vücuduma tezat ruhuma doldurduğu büyük işler başarma azmi bir süredir can sıkıntımın baş nedeniydi. İnsan toprak olup gideceğini bildiği bu dünyada keyif çatmak ve risk almadan yaşamak varken neden okyanuslara ve dağlara meydan okur ki? Bu bir delilikti. Ve ben bundan keyif alıyordum. Dünyayı değiştirip insanlığa büyük bir imkan getirmek için Dünya’nın ilk sanal meclisini kurmaya çalıştığım ve menzile varamadığımı kabul ettiğim günden beri esen bozgun rüzgarlarını düşündüm. 3 yıl. Üç koca yıldır insan içine gerekmedikçe çıkmamış, bayramlaşmaya gitmemiş, açılışlarda ve etkinliklerde muzaffer gülümsememle ortada salınıp avlanacak bir network aramamıştım. Ben bir devlet kurumunda memur olarak çalışıyordum artık. Para biriktirmeye, krediyle ev alarak ömür boyu taksit ödemeye, bireysel emeklilik hesabıma her ay 500 lira koyabilirsem 65’imde ne kadar param olabileceğine dair hayaller kuruyordum. Her sabah tıraş olup, ütülü takım elbisemi giyiyor, ayakkabılarımı cilalayıp, ilk otobüsle iskeleye inip simit alıyordum. Çay içip haber okuyarak başlayacağım bir sıradan günün daha en risksiz şekilde mümkün olduğunca teyit edilmiş ve günlük ritüellerimi yaşayarak dolmasını umut ediyordum.  Sabahleyin en büyük keyfim simitten kalan susamları baş parmakla bastıra bastıra toplayıp yemek olmuştu. Bir yılda 5 kilo birden almıştım. Harika bir insanla çalışmama rağmen memuriyet memuriyetti ve ruhum kıravatla bağlandığı bu bürokratik zindanda inliyordu. Olmadığım bir adam haline gelmiştim. Rızkı verenin Allah olduğunu unutmuş, aybaşlarında paramı yatırana muhtaç olduğumu hemen hemen kabul etmiştim. Bu maaşa sadık bir ömür geçirmeye razı edilmiştim. Dışarıdaki dünyadan korkuyordum artık. Kartvizitimdeki title hayatımdaki en kıymetli tanım cümlesi olmuştu. Bizler geçiciydik, kalıcı olan kurumdu…

 

 

Biz işletme mezunlarının (Boğaziçi 2013) en büyük derdi, ne iş yaptığımızı, ne işe yaradığımızı ve neyin uzmanı olduğumuzu bilemeyişimizdir. Her nesne alemde bir amaca matuf bulunur. Ağaç meyve, ıhlamur şifa verir. Ateş yakmak, yağmur canlandırmaktadır. Çamaşır makinasının çamaşır yıkaması, buzdolabının yiyecekleri soğut tutması gibi bir yeteneği olmalıdır. Fakat her insan bu kadar şanslı olamıyordu işte ve biz işletmeciler şanssız çoğunluktaydık. Ben eski bir girişimci olarak milyar dolarlık şirketlerle pazarlık yapmış, Amerika’dan yatırım almış, ekip kurup dağıtmış, binlerce kişinin milyonlarca kez kullandığı platformları inşa etmiş, devletin tepesindeki beylere (en tepeyi kastediyorum) hayallerimi satmış biriydim ve bu bildiğim şeyler ne kamuda ne de özel sektörde bir işe yaramıyordu. Vasıfsız ve yaşı birazcık ilerlemiş bir gençtim artık.

 

Günlerden bir gün ulu Yaradan yakarışlarımı duymuş olacak; bir rüzgar, açık pencereden perdemi araladı ve beni uyandırdı. Yatakta bağdaş kurup fikir talimine başladım. Gelip geçen hayatta ne istediğimi, kim olduğumu ve ne yapacağımı düşündükçe düşündüm. Sabah ezanı semalara doldu taştı, giyinip çıktım. Yolda Karacaahmet sakinlerinden Fabrikatör Necmi Bey, bir kaç Kurtuluş Savaşı gazisi komutan ve Burhan Felek ile göz göze geldik yine. Ayıp olmasın diye selam verdim.

 

Namaz bitti, cemaat terhis oldu. Güneş henüz doğmaya hazırlanıyordu. Tamer Büfe’ye gidip bir çay içmeye karar kıldım. Çocukluğumda bir müneccimden duyduğum sözleri anımsadım; bir Perşembe günü seherde Batı’ya doğru yola çıkıyordum. Adamın da dediği gibi hayır olurdu sonu inşallah…

Bu sabah vakitlerinde ne var bilmiyorum. Henüz tabiat dahi uyanmamışken, yollar bana kalmıştı. Her adımda gönlümde büyüyen bir arzuyu hissediyordum şimdi. 3 yıl aradan sonra içimde Malazgirt’e yürüyen bir ordunun pürneşesini duydum. Batı’nın kalbine yani Londra’ya bir sefer planladım; en iyi bildiğim şeyi yapmaya gidecektim: girişimcilik. Ve en sevdiğim şeyi de yanıma aldım: henüz yazılmamış kitabımın boş sayfaları…

Doğu’dan esen meltem tüylerimi diken diken etti, burnum köşedeki ıhlamurların kokusunu seçti, gerçekten yaşamaya başlamıştım işte yine!

 

 

 

Etiketler: , , , , ,

İstanbul’a Veda

Bir süredir sokaklarda yalınayak geziyordum da ayağıma hayal kırıklıkları batıyordu. Pişmanlıklar yakama borç veren gibi yapışmış, hatalarımın icrasından tası tarağı kurtaracak bir yol arıyordum. Kaderle hesaplaşamamıştım. Terk ettiğim semtler, kullanmadığım isimler, hayatımda kocaman bir boşluk vardı. En kötüsü de bir ata ocağım, evim yoktu. Mültecisi olmuştum memleketimin. Fukarasıydım saadetin. Yuva kokusundan ve hatıraları saklayan albümlerden yoksundum işte yine. Hayallerim de Haydarpaşa Garı gibi kapanmış, mazi olmuştu. Uzun bir süredir fotoğraflarda bile gülemiyordum, en iyi bildiğim şey hüzündü. Bu düşüşün nereye kadar süreceğinden habersiz dibi arıyordum karanlık sularda. Ömür saatimden zaman, şuursuzca akıyordu.

Böyle bir ruh halinde bir sabah verdim kararımı. Gidecektim bu diyarlardan, yeniden başlayacaktım her şeye. Kararlarımın ciddiyetini hep sonradan idrak etmişimdir yine öyle oldu. Bileti alıp, kılık kıyafet, kitap defter ne var ne yok dağıtıp hepi topu bir valize tüm eşyamı tıkıştırınca anladım veda etmenin ne olduğunu. Bir hafta vardı gidişime şimdi. İnsanlar heyecanlı ve mutlu olmamı bekliyorlardı ki ben de öyle olacağımı varsaymıştım hep. Ama bu kaçtığım şehri, bunca deliyle dolu memleketi hem de daha gitmeden özlemeye başladığımı hissettim, bir sabah bindiğim Karaköy Vapuru’nda. Topkapı’nın Adalet Kulesi’ni gözlerimle okşadım, Kız Kulesi’ne acı acı güldüm; Galata’yla sessizce vedalaştım. Onları ve bilip bilmediğim bin yıldır bu şehirde yaşamış herkesi Allah’a emanet ettim ve yola işte böylece çıktım.

Meğer ne çok severmişim İstanbul’u. Tıngır mıngır faytonları Adalar’ın, Boğaziçi’nin erguvanları açtığında Boğaz, Kandilli, Emirgan, Yahya Efendi durağı, Harun’un arkadaşlığında musiki akşamları, Salacak’taki taşlardan mehtap ve yakamoz; Caddebostan’da lanetli köşk, Tophane’nin boya kokan ahşap akşamları, Beşiktaş’ta kış, Kalamış’ta yosun, Cankurtaran’da cumbalı evlere komşu Bizans duvarları… Karagümrük, Vefa, Balat, Ayazma… Surlardaki gül bahçesi, Eyüp’te bir akşam vakti, Beyoğlu, Pera, Cihangir ve Nişantaşı’nda senaryo yazdığımız kafeler; Beyazıt’ta bit pazarından aldığımız tespihler, Zeki Müren çalan Setüstü, bir lale sabahında Gülhane, Asaf Osman’ın çayları, Üsküdar, Üsküdar, Üsküdar’da yaz akşamları.

Şimdi bütün şehir boğazıma lök gibi oturmuş yutkunamıyordum. Ben, geriye döneceği bir sıcak elden yoksun ipsiz bir uçurtma; bir meçhule savruluyordum. Ardımda bir şiir bile bırakmadan.

(23 Eylül 2016, Selimiye’den Salacak’a doğru)

 
Yorum yapın

Yazan: Kasım 8, 2016 in Edebiyat Üzerine

 

Etiketler: ,

Çalınan Güven

Bu sabah, yalnız ve duru bir piyano sesi var kafamda. Etrafımı çeviren mezarlıkları, Kızıl Deniz’i aşan Musa gibi yarıp (geçiyorum).. Servilerden dalgalar arasında asasız yürüyorum ve itimadını yitirmiş bir peygamber hüznü çökmüş içime. Sönmüş mazinin yitip giden hatıralarında ehemmiyetli ama bugün iki paralık olmuş eskileri satan bir antikacı gibiyim. Ağzımda bir kekremsi tat ve kafamda (su birikintisinden gördüğüm) ekşimiş bir surat… Durgunum, umutsuzum.

 

Bildiğim son üç beş bin yılda sayısız kez tekrar eden hüzünlerin, yarım kalmışlıkların ve ayrılıkların bıkkınlığını gömleğimin omzundaki tozlar gibi silkebilsem keşke. Yitirilen en kıymetli şey itimadım. İsraf edilen zamansa ömür..

 

Belki kalabalık bir şehirde, misal burada yani İstanbul’da, birbirimizi hiç tanımadan; sen kocaman, güneş gibi gözlerin ve beyaz elbisenle geçip gitsen yanımdan ve bu öykü hiç başlamadan bitse..

 

Mezarlıkta kocaman taşlar ve heybetli başlar üzerinde kavuklar.. Mısır’ın fethinde Kahire sokaklarında sönüp giden binlerce neferin pırıltısına, bugünün fukara Türkiye’sindeki gönüllerimizin heyecandan uzaklığı nispetinde burkuluyor içim. Sina çöllerinde yarı beline kadar kuma gömülmüş bir çeşmenin kitabesi mahzun, çatlamış, kararmış… Banisi olacak belki de bir isim okunuyor kısmen: Yeniçeri Ağası Emir-i Emiran.

 

Tam bu anda Anadolu’nun belleğinden bir hikaye anımsıyorum. Bir Teşkilat-ı Mahsusa subayı olan Arap Dede namında babayiğit, boylu poslu ve asil soylu bir adam varmış. Cihan harbinde ölümsüz dediğimiz büyük devletimiz yıkılıp, Arabistan şefkatimizden koparılınca malını mülkünü çantasında ve yüreğinde toplamış, atını memleketi olan Domaniç’e sürmüş. Çölde, yolda, bir kuyunun başında bir bedevi görmüş. Herif yarı baygın, susuz, perperişan aman edermiş, su dilenirmiş. Arap Dede varmış hemen sulamış garibanı. Esasen kuzu postuna girmiş bir kurt olan bedevi, numarayı bırakmış ve hızlı davranıp silahını almış babanın. Bedevilik adetince tepeden tırnağa soyuvermiş onu. Arap Dede, mahzun mahzun bakakalmış arkasından ve üç lafla arzu hal etmiş: ” Bak Ey Eşkiya! Atımı aldın sana helal ederim; kıyafetim, param, silahım ve hatta mataram dahi sana helal olsun. Lakin benim insanlara olan güvenimi çaldın onu sana haram ettim.” demiş. Ve yalın ayak başı kabak yürümüş de varmış memleketine. Ölünce mezarına kimisi Arap Dede kimisi de İtimat Dede diye türbe payesi biçmiş.

 

Bu hayatta yitirdiklerimi düşündüm de sonra, insana duyduğum güvenden daha büyük ne çalınabilir benden?

 
Yorum yapın

Yazan: Ağustos 30, 2016 in Edebiyat Üzerine

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

İncir Uyutma

O sonbahar gerçekten bir son bahardı. Asırlık ahşap evimizde büyük bir yaprak dökümü olmuştu. Osmanlı’dan vatandaşlığı olan goca ninem, onun kızı anneannem ve onun kızı annem; yani sülalenin kadınları bohçalarını, bavullarını almış, uzak diyarlara altı ay içinde peşi sıra göç etmişlerdi. Yakınlar, konu komşu kalabalığı dağıldı; evde dedemle baş başa kaldık. Eski adamlar zordur. Ergenler de öyle. Biz birbirini tanımayan zor adamlardık. Daha önce yemek yapmamış, cifle mermer sürtmemiş, gömlek yakası çitilememiş tiplerdik; öyle de kaldık gerçi… Birbirimizle diyalog kuramıyor, artık tarih olmuş yakın maziyi içimizden özlüyorduk. Gidenlerin boşluğu lök gibi içimize oturmuştu. Evin içini bu boşluk dolduruyor; bu boşlukla arkadaşlık ediyor ve bu boşlukla dertleşip, onunla üstümüzü örtüp uyuyorduk. Gel zaman git zaman bir ergenden ve huysuz bir ihtiyardan beklenmeyecek jestlerle birbirimize geçmişin huzurunu anımsatacak ufak sürprizler yapmaya başladık. Dedemin yaptığı en büyük jest incir uyutmaydı. Meşhur dozer ustası efe dedem, bu işe nasıl oldu da girdi bilmiyorum. Bozuk peynir, ekşileşmiş domates, kirli çay bardakları ve konu komşunun getirdiği yemeklerle geçinip giderken ansızın ortaya çıkan bu sütlü tatlı, çölde bir vaha gibi gelmişti. Dedem keyifle kaşıkladığımı görünce, her tatilde beni incir uyutmayla karşılamaya başlamıştı. Bu, birbirimizi sevdiğimizin bin bir gizli ispatının en büyüğü olup çıkmıştı. Her hafta sonu ben geleceğim diye o malzemeyi tedarik edip incirleri doğruyordu. Cuma akşamları onu salonda, piknik tüpün başında tencere karıştırırken buluyordum. Sonra beraber ufak kaselere sıcak tatlıyı dolduruyorduk. Buzdolabında üç beş saat uyudu mu incirler değmeyin keyfimize.

-Nası olmuş oğlum?

-Elin dert görmesin dede, vallaha bunlar hepsinden iyi olmuş he, pek datlı. Bi tabak daha alıyom ben.

-Al olum all, yi istediin gadar.

Böyle konuşurduk, bu sözlerden severdik birbirimizi. O küçük biraderimle bana annemizden kalan en kıymetli mirastı, bizlerse ona kızının en büyük ve en özel emanetleriydik.

***

Bir sonbaharda dedemi de annemlerin ninemlerin göçtüğü diyara uğurladık, sonra nice sonbaharlar geldi geçti, tohumlar fidan, fidanlar ağaç oldu; dün mahallede top koşturduğumuz veletler evlenip baba oldu. Benim yolum da İstanbul’a düştü. Kaldım gittim bu koca şehirde, kendimi bu kalabalıklar deryasında debelenir buldum. Günlerden bir gün Üsküdar’da, kendini kapitalizmin ışıltılı iştahına kaptırmamış bir esnaf lokantasındaki menü’de gördüm onu. İncir uyutma yazıyordu vallahi. Yemeğe oturduğumuz arkadaş bir derdini paylaşıyor olmasaydı, sevinçten bir türkü patlatıverecektim. Ama hiç bozuntuya vermedim, garsonun yemekten sonra ne alırız’ına, incir uyutmanız güzel mi? diye zarf attım. Güzeldi.

***

Ağustos sıcağında Karaköy’de ”öğle arasına çıkmak ile çıkmamak”; Shakespeare’nin ”olmak ya da olmamak”ından daha büyük bir meseledir. Bugün bu meselenin yanlış tarafında duruyor gibiydim, dışarı çıktım. Yemek arasında bir iki mesai arkadaşıyla beraber güneşe meydanı bırakmayan memur taifesi yollardaydı. Sıcaktan pantolonları kıçlarına yapışmış bu kalabalığın arasına karışıp yürüdüm. Daha fazla dayanamayarak, Karaköy Meydanı’ndaki Murat Muhallebicisi’ne attım kendimi. Klima vardır diye düşündüm, doğru da düşünmüşüm. Kemikleri sızlatan soğuk klimaları sevmem oldum olası, burası da öyle değildi. Hoş beş, selam kelam derken yedim yemeği, hesap ödemek için kasaya vardım. Dükkanla aynı adı taşıdığını bildiğim (nerden bileceğim düpedüz uyduruyorum) kasadaki Murat abiye camekandaki sütlü tatlıları soracaktım; yoksa? İncir uyutma mıydı onlar???

Sağındaki solundaki çalışanlarla gergin diyaloglar kuran, günde bin kere hesap almaktan ve döner kebap tezgahının 1 metre sağında oturmaktan usanmışlığı yüzünden okunuyordu adamın. ”Murat Abi” dedim, pos cihazından kafayı kaldırdı (demek ki adı Murat’tı)

-Şu camekandakiler incir uyutma mı?

Gizli bir tarikat üyelerinin birbirlerini tanımak için kullandıkları bir parolayı söylemiştim; beni tanıdı; derin gülümsedi. ”Yok abi” dedi; sonra sağına ve hafifçe soluna bakınca anladım ki gizli bir şey söyleyecekti. Yaklaştım, hafif sağıma dönüp az eğildim, ”Üsküdar’da Öz Bolu Lokantası var, orada yemek lazım” Anlamıştım nereyi söylediğini. Ben de aynı gülümsemeyle yanıt verdim, bildiğimi gösterir şekilde başımı salladım. Esrarlı bir cemiyetin aidiyeti ile birbirimizi Allah’a emanet edip ayrıldık, çıktım muhallebiciden.

İşte biz;

İncir uyutmayı bilen insanlar, bu irfanı bilmeyen büyük kalabalığın arasında böyle sessizce yaşar gideriz.

 
Yorum yapın

Yazan: Ağustos 22, 2016 in Edebiyat Üzerine

 

Etiketler: , , ,