RSS

AMERİKAN İNOVASYON VE GİRİŞİMCİLİK EKOSİSTEMİ ÜZERİNE NOTLARIM 1: Washington DC

AMERİKAN İNOVASYON VE GİRİŞİMCİLİK EKOSİSTEMİ ÜZERİNE NOTLARIM 1: Washington DC

 

 

Geçen yıl Nisan ayıydı sanırım. İngiltere’nin bir türlü gelmeyen baharından usanmıştım. Kara gümüş bir gök kubbe altında gözlerimi kapamış kendimi başka yerlerde hayal ediyordum. Boğaziçi Üniversitesi’nin manzarasından erguvanlar açmış boğazı izlediğimi düşlüyordum. Tam o an karşı yakadan -Üsküdar’dan- bir mail aldım. ABD’nin inovasyon ve girişimcilik işlerini nasıl başardığını paylaşmak ve karşılıklı ilişkileri geliştirmek için girişimcilere bir davetti bu. Ben de başvurdum ve uzun bir süreçten sonra (referans mektupları, niyet mektupları, mülakatlar vesaire) İngiltere’yi temsilen seçilen 2 kişiden biri olduğumu öğrendim. (Evet İngiltere’yi temsilen seçildim)

 

Tam ismi Young Transatlantic Innovation Leaders Initiative (YTILI) yani Genç Transatlantik İnovasyon Liderleri İnisiyatifi olan program, ABD Dışişleri Bakanlığı’na bağlı German Marshall Fonu’nun bir inisiyatifi. Marshall Fonu ise 2. Dünya Savaşı’ndan yıkımla çıkan Avrupa ve özellikle de Batı Almanya’yı ABD’ye dost kalacak şekilde yeniden inşa etmek ve Sovyetler Birliği’ne karşı Amerikan stratejisinin Avrupalı ortaklarını ‘sistem içinde’ bayındır kılmak için kurulmuştu.

 

Neyse girizgahı uzatmayayım efendim, 9 Eylül’de Londra’dan kalkan bir uçakla Washington DC’ye vardım. Küsüp dudaklarını bükmüş, göz yaşlarını koydu koyacak bir havası vardı başkentin. Programımız 4 gün DC’de, Amerikalı politika yapıcılarla tanışmamızı ve federal devletin politikalarının bizimle paylaşılmasını içeriyordu. Sonrasında daha küçük gruplara ayrılarak background’umuza en uygun ekosistemi deneyimleyebileceğimiz farklı şehirlere dağıtıldık ve 2 hafta da burada ekosistemi yerinde gözlemleme şansımız oldu. Sonraki süreçte de ben, New York ve Boston’a (yatırımcılarla tanışmak ve doktora imkanlarına göz atmak için) kendi başıma seyahat ettim.

 

Washington günlerimiz hızlı ve yorucuydu; Dışişleri Bakanlığı (Department of State) merkez binasında panellere ve Transatlantik Diplomasi Akademisi binasındaki toplantı ve sunumlara katılıyorduk. Programın en büyük artısı kesinlikle diğer ülkeleri temsilen gelen genç girişimcilerle tanışmak oluyordu. Federal Hükümet’in girişimciliği destekleyen başarılı politikalarına gelince ABD devlet olarak basitçe şu 4 şeyi yapıyordu:

 

1) Üniversitelerde gerçekten liyakatle istihdam yapılıyor, araştırma üniversitesi bellenen kampüsler ciddi şekilde araştırma ve üretime odaklanıyor. Bu okullar çevrelerindeki iş ve finans çevreleri ile tam entegre bir şekilde öğrenci ve hocaları kolayca girişimcilere ve patronlara dönüştürüyor.

 

2) Bana öyle gelir ki her şey ‘’sahip olma’’ arzusu ile az veya çok ilgilidir. Bir devlet mülkiyeti ne kadar keskin çizgilerle koruyorsa o ülkede girişimcilerin daha aktif olmak isteyeceğini söyleyebiliriz. Eski Western filmlerinden hatırlarsınız; ‘’Arazime izinsiz girdin seni vurmamak için bana iyi bir neden söyle ahbap’’ diyen pasaklı ve sakallı Amerikalıyı… ABD’nin bu konuda oldukça iyi olduğunu, sadece nakdi veya gayrı nakdi mallarınızı değil; fikri mülkiyet haklarını da çok iyi bir şekilde koruduğunu söyleyelim (bakınız Coca Cola efsanesi); hatta patentleri geçtim insanlar kendilerine özgü ‘’iş yapış tarzlarını’’ dahi bu ülkede koruma altına alabiliyorlar.

 

3) Merkezi hükümet, bir mal veya ürüne ihtiyaç duyduğunda ihaleye çıkıyor. Ancak bu süreçte bir takım hoş detaylar var. Öncelikle tüm ihaleler bir portal üzerinden şeffaf bir şekilde gerçekleşiyor. İhalelere katılmak için işletmelerin kendilerini tanımlayan (iş alanlarına göre kodlar aldığı) bir sistem var. Ayrıca hemen her ihalede KOBİ’lerin, yeni kurulan işletmelerin veya engelli – desteklenmesi planlanan bir toplumsal kesimden gelen girişimcilere kotalar ayrılıyor. Örneğin kadın girişimciler veya eski hükümlülerin kurduğu girişimlerden bu hizmetin minimum %20’si sağlanacaktır gibi. Bu kotalar küçük bir ofis tasarımından dev bir askeri tesis inşası işine kadar her iş için uygulanıyor. Böylece devletin yaptığı iş/mal alımlarında girişimciler de şeffaf bir şekilde kendilerine yer bulup gelir elde edebiliyorlar. Yeni girişimlerin kapasitelerinin belirsiz olması ve kamu işlerini tamamlayamama ihtimallerine karşı da çeşitli sigorta mekanizmaları kurulmuş durumda.

 

4) Bizdeki KOSGEB’e tekabül eden Amerikalı kurumun aktif ve ağır devlet bürokrasisinden bağımsız halini de hesaba katmalıyız. Bu kurum basitçe girişimcileri destekliyor, onlara eğitim, krediye – finansmana hızlı ve kolay erişim (kefil oluyor banka nezdinde), yurt dışına mal satmak için gerekli şeyleri öğreten ve onlara destek olan diğer kurumlarla irtibatlarını kurmak gibi basit işler yapıyor ve bunu çok sade ve şık bir sunuşla –anlatımla yapıyor.

 

Bir de Washington’dan bahsetmişken eklemeden geçemeyeceğim; Beyaz Saray dediğimiz ‘’White House’’ düşündüğümüzden çok daha küçük. Güç ve iktidar gerçekte var olandan ziyade oldukça izafi yani sizin onu ne sandığınızla ilgili.

 

 

 

 

 

 

 

Reklamlar
 

Etiketler: , , , , , , ,

Bahar da geçer ömür de

Neye tutunabiliriz ki? Önce hafızamızın içinde eskiyecek sonra da bedenimizle birlikte mezarda yitip gidecek anılara mı? Sevdiklerimize mi? Onlar ki zamanın küçük bir penceresinde anlık bir rüzgar gibi geçer giderler. Bundan iki yüz yıl evvel yaşamış bir İstanbul dervişi bugün yeniden dünyaya gelse; herhalde acılar içinde kalırdı. Ne dost kalmış, ne yaren; çünkü zaman başka bir perde açmış; geçip gitmiştir devran. İstanbul onun için aynı isme sahip tamamen yabancı bir şehir olmuş; tek bir tanıdık yüz ve bildik bir tanecik ses kalmamıştır kuşlardan başka. Biz, bugün, dünya sahnesindeki rolümüzü oynamak üzere ışıklar altında terleyen ve birazdan da sahneden inecek olanlar, size sesleniyorum:

Bahar da geçer, yaz da geçer; yıl geçer, ömür biter. Biçare gönüllerimize hasret dolar; fanilik köyünde bir sığınak hatıralar kalır. Tutunabildiğiniz kadar.

 

Zamanın yönetmenliğinde kapanıverecek bir perde karşısında ne kadar da aciziz.

 
1 Yorum

Yazan: Ağustos 19, 2017 in Edebiyat Üzerine

 

Etiketler: , , , ,

Afname

Maziyi ve ben’i unutmadım; ama kendimi bu kadar önemsememem gerektiğini unuttum.

 

Vicdan ve mazi prangalarında çürüdü bedenim; umut ışığına hasret, merhametsizlikten kurumuş dudaklarımla her türlü kötülüğün karanlığında yara bere içinde kaldı her bir yerim. Elim yüzüm yunup bahara varamayınca çareyi gitmekte bulmuştum. Kıtalar aştım, denizler geçtim, kaçtım gittim. Ama peşimdeki gittikçe uzayan gölgeden kurtulamadım. İnsan kendinden nereye kaçacak? Aklımdan dahi geçiremeyeceğim sürüsüyle hatalar yaptım, acılar çektim dipsiz bir kuyuya yuvarlanır gibi. Geceler günler boyu uykusuz, tatsız tuzsuz ve mutsuz nefes aldım, yemek yedim ve banyoya gittim. Yaradana bile sığınacak yüzüm kalmadı, günahları tekrarlamaktan kalbim köseleye döndü. Anamın başımı okşadığı her bir sabahta, yumurta, süt, ballı ekmek yedirdiği çocuk ben değildim artık, yüzümde o temiz gülümseme, gözlerimde o pak ışıltı yok. Kendimle savaşmaktan bitap; yapmayacağım artık dediklerimi daha beteri ile yapmaktan yılgın; perperişan kaldım. Hep bir kurtarıcı bekledim insanların iki bin yıldır mehdiyi beklediği gibi. Hayır mehdi gelmeyecek, gökyüzünden ışıklar içinde bir melek de inmeyecek; gerçek bu! Hasetle kardeş kanı dökerek hoş gelmediğimiz bu yeryüzünde kendi kaderimize amir ve kendi ömürlerimize mahkumuz. Biz bu hapishaneden çıkartılıp yüce divana sevk edilince ne ardımızdan konuşulan ne mazide yatan mühimdir, mühim olan o hakimin hükmü ve lütfudur. İki aydır aklımı kurcalayan bir şiir parçası göze kaçmış bir cam kırığı gibi dert kanını damla damla akıtarak hakikati gözümü soktu:

 

Fanilik köyünde akıllı ile deli birdir aynıdır.

Denizin dibinde taş ile inci danesi birdir aynıdır.

”İyi ve kötü sayma” işi ortadan kalkınca

Mescit ile meyhane birdir aynıdır.

 

 

Uykusuz bir gecenin ardından bu sabah, kalktım; elimi yüzümü yıkayıp havluyla kurulandım ve büyük bir iş yaptım: kendimi affettim. Böylece büyük bir makama gitmek için lazım olan ilk mühürlü, ıslak imzalı evrakı temin etmiş biçare vatandaş gibi sonraki kapıya yani en büyük kapıya yüzümü döndüm. Rabbimin katına müracaat etmeye yüz buldum, başımı eğdim, divana gidip edeple el bağlayıp durdum.

 
2 Yorum

Yazan: Mayıs 5, 2017 in Edebiyat Üzerine

 

Etiketler: , , , , ,

Kanlıca’nın Asmaları

Uykum ağırlaşıyor. Britanya Adası’nda sinsi yağan yağmurun nemi camımda, sokak lambasında belli belirsiz bir buğu. Çalışma masamın loş ışığında kahveden tüten dumanlarla saman kağıtları da bulanıyor. Bir özlem ve hasret var içimde uzun süredir. Sanki ben, tanıdık simaları her elli yılda bir dünya değiştirdiğinden daimi yalnızlığa mahkum Üsküdar’ım, Rumeli Hisarı Mahallesiyim, canım Fatih’te ulu bir çınarım, Sultanahmet’in altındaki ve üstündekilere karışmış gibiyim. Birilerini mi yoksa bir yerleri mi özledim, arasam bulabilecek miyim? Bilmiyorum hiç.. İçim tatlı tatlı sızlıyor. İstanbul anam, babam, kız kardeşim; insan arıyor. Gölgeler gibi kalabalıklar, iftarlar, sohbetler, şerbetler, yarlar yarenler hayal hayal; renk renk… Başım arkaya doğru düşüyor, kalem kurtuluyor parmaklarımdan.

Dizleri yara bere içinde yanakları al al, gözleri ışıltılı yüzünde muzip bir gülümsemeyle kısa donlu bir çocuğum şimdi. Yola meyleden ahşap evlere tutunan sarmaşıkların serinlettiği, kuşların cik cikleştiği bir bahar sabahında, Sultan bilmemkaçıncı Murad devrinden kalma, filanca hatun hayratı çeşmeden su içiyorum. Mevsimler denizle barışık, meyveler kasalarda, şekerler renk renk karışık. Muvakkithane’nin duvarında misk tezgahına dayanmış bir molla, ikindi namazı çıkışında İskender Paşa Camii’nin cemaatini bekliyor. O esnada Kanlıca’nın arnavut kaldırımlarında kol kola bir çift yürüyor. Yoğurt yemeye gelmişler. Sevgililerin olmazsa olmazından, İstanbul’un mühim adetlerindendir Kanlıca yoğurdu, bilenler bilir. Kadının ayakkabıları ışıl ışıl, beyaz elbisesinin moru saçlarındaki lavantada… Delikanlının yüzü aydınlanmış, gülüşüyorlar, bir şeyler anlatıyorlar birbirlerine. Herhalde buradan çıkıp bir yerlere gidecekler ve akşam birlikte balık yiyecekler.

Mahalle kahvesinin önünde Çınar altına iskemle atmış dedemler. Bir yandan nargile tüttürüp çay içiyorlar bir yandan da uzak diyarlar üzerine konuşuyorlar. Denizci adamlar bilgin olur. Şimdi ‘Sene 55 İspanya’dayız ” diyor dedem..

Ben gazoz içiyorum, şişeye leblebi atıp leblebileri şişiriyorum. Keyfim yerinde, ayaklarımı sallıyorum iskemlede, yetmiyor kendimi de sallamaya başlıyorum. Bir ileri bir geri, biraz daha ileri biraz daha geri, daha da ileri, gittiği yere kadar geri… O an düşeyazıyorum, Raif Amca kızıyor. Dikkat et evladım bak düşeceksin, diyor ben hınzır hınzır gülüyorum ve aynen devam ediyorum: kopuk uçurtmayım çünkü. Derken bir ses geliyor Çaaat! Göğün maviliğine yeşil bayrak çeken asmaların kapladığı tavanı görüyorum. Hemen el atıyorlar, birileri erkek adam ağlamaz diyor, birileri amma sağlam kafan varmış pekmez akmadı bak diyor gülüyorlar. Kahveci ekmek ve çaput getiriyor, çiğneyip kafama sarıyorlar. Ekmek kafamın arkasını ıslatıyor. Islaklık, ılık.. Çalışma masamın üstünde düşen başım terlemiş, uyanıyorum.

 
2 Yorum

Yazan: Mart 8, 2017 in Edebiyat Üzerine

 

İngiltere’den Mektup 1

 

warwick_castle

 

Sevgili Oğlum,

Bu satırları sana, sen henüz doğmadan yıllar yıllar önce yazıyorum. Neden bana yazıyorsun baba dersen, öncelikle yazacak kimsem olmadığı için. Ada’ya geldiğimden beri bir kaç kişi bana mektup yollayacağını söyledi ama ne gelen var ne giden: heyhat.. Deden kendi gündeminde seri girişim hayalleri kurarak; amcan da ders çalışıp gün eğleyerek yaşadığı için beni arayıp sormaya pek fırsat bulamıyorlar. Benim de onları pek aradığım söylenemez; çünkü bizler birbirini uzaktan seven adamlarız. Velhasıl arayanım soranım yok, annenle de henüz kavuşmuş olmadığımız için mektupları sana ithaf etmeyi düşündüm. Sana yazmaya karar vermemin diğer nedeni ise ölümlü olmamla ve seni henüz görmesem de çok sevmemle ilgilidir. Büyük annenden bana kalan en kıymetli şeyin iki paragraflık bir yazı olduğunu biliyor muydun? İlkokul anı defterimdedir, kitaplıkta, bakabilirsin.

 

Evladım, ömür kısacık bir düş görmeye benziyor. Bu satırları sana yazarken çoktan 29 yaşıma varmış, sol şakağımda beyazlar filizlenmeye başlamıştı. İnsan süratle geçen zaman karşısında telaşa kapılıyor ve ruhundaki ölümsüzlük onu bu kısa hayatında da ölümü ve zamanı yenecek bir yol aramaya itiyor. Bunun içindir ki bilinen ilk yazılı eser olan Gılgamış Destanı ölümsüzlüğü arayan bir kralın hikayesidir. İşin en güzel yanı ise kralın ölümsüzlüğe ”yazılan” bu destan sayesinde kavuşmuş olmasıdır. Hak Teala’nın istediği gibi bir hayat sürdüğümden emin değilim; ancak şükür ki iman hep kalbimde çırpınır. Umut ederim ki sen de seni yaradan Rabbine gönlünün sarayını açmış olasın. Allah’ın emridir ki her canlı ölümü tadıcıdır. Bu bakımdan fiilen ölümsüzlüğü keşfedemeyeceğimizi düşünüyorum. Fakat zamanı ve eceli, yazıyı bularak zaten mağlup etmiş olduğumuzdan dolayı içim rahat. Bu mektupları sana yazarak da işte bu ab-ı hayat kaynağından ben de içiyorum şimdi.

 

Güzel oğlum, henüz annene tesadüf etmediğimi söylemiştim, yani henüz gönlüm aşk ile dolup taşmadı. Onun gözlerini, saçlarını, kokusunu, gülüşünü ve sesini henüz duymadım. Ama biliyorum ki bunlar geride kalan ömrüm boyunca her nefesimde ciğerime dolacak, her kalp atışımda bedenimde dolaşacak saadetlerdir. İşin aslı annenle ben birbirimizi çok uzun zamandır arıyorduk. Anneni ve beni var edecek olan madde evren yaratıldığı günden beri birbirini özlüyor ve kavuşmaya çabalıyordu. Annenin gözlerindeki ışıltı olacak olan zerre kaç yıldızda dolaştı kim bilir.. Benim gönlümü harlayacak ateş kaç güneşte yandı kavruldu da kainatı ısıttı bir bilsen.. Velhasıl milyonlarca yıl özledik birbirimizi, nihayet vakit tamam oldu, Allah’ın emri yerini buldu da bu madde annen ve bende yeniden vücut buldu. Kader, koca yeryüzünde validenle beni doğru yer ve zamanda tesadüf ettirdi. Nihayet ben onu gördüm o bana baktı ve kainatın büyük vazifesi işte böylece nihayete erdi, kavuştuk çok şükür. Dilerim saçlarını, gözlerini, burnunu ve gülümsemeni annenden almışsındır. Sen bizim aşkımızın en harika bir meyvesi, hatırasısın. Hem benden hem de valideciğinden bir parçasın. Seninle gurur duyuyoruz oğlum. Ve hayat seni her nereye sürüklerse sürüklesin, sen bizim yavrumuzsun, kıymetlimizsin. Olur da bir gün en mutlu gününde yanında olamıyorsak (yani bu dünyadan göçmüşsek) veya bir gün hayatının mahvolduğunu bile zannedeceğin bir akşamı yaşıyorsan bizim her şartta seni sevdiğimizi hatırla, doğrul ve ayağa kalk; mutluluğun daim olsun!

 

İlk mektubumdan hemen seni bunaltmak istemiyorum. İngiltere’de geçireceğim bir yıl boyunca ara ara sana yazacağım. Zira zaman bir fizikçinin de dediği gibi görecelidir, kişinin özel durumuna göre genişler veya daralır. İşte insan gurbette ve kendiyle baş başa kaldığında da düşünecek ve yazacak çok zamanı oluyor (vakit genişliyor). Bunu sana, ilk veya en büyük oğluma yazdım, ama kardeşlerin varsa onlara da hitap ediyorum. Kendinizi mutsuz, umutsuz veya üzgün hissettiğinizde; bizleri özlediğinizde; yolunuzu kaybettiğinizde veya bir yol gösterici ışık aradığınızda bizim bir babamız vardı, pek de bir şeyden anlamazdı ama en azından bizi severdi bakalım bize neler söyleyecek diyerek bu kağıtları bir daha ve bir daha okuyasınız çocuğum.

 

Saçlarından hasretle öperim yavrum. Bu satırları her okuyuşunda bil ki yalnız değilsin; ölü veya diri baban hep yanında.

21 Aralık 2016, Warwickshire

 
Yorum yapın

Yazan: Aralık 26, 2016 in Edebiyat Üzerine

 

Etiketler: , , , , , ,

Yelkenler Fora!

Yaratıcımın, kısacık ömrüme ve naçiz vücuduma tezat ruhuma doldurduğu büyük işler başarma azmi bir süredir can sıkıntımın baş nedeniydi. İnsan toprak olup gideceğini bildiği bu dünyada keyif çatmak ve risk almadan yaşamak varken neden okyanuslara ve dağlara meydan okur ki? Bu bir delilikti. Ve ben bundan keyif alıyordum. Dünyayı değiştirip insanlığa büyük bir imkan getirmek için Dünya’nın ilk sanal meclisini kurmaya çalıştığım ve menzile varamadığımı kabul ettiğim günden beri esen bozgun rüzgarlarını düşündüm. 3 yıl. Üç koca yıldır insan içine gerekmedikçe çıkmamış, bayramlaşmaya gitmemiş, açılışlarda ve etkinliklerde muzaffer gülümsememle ortada salınıp avlanacak bir network aramamıştım. Ben bir devlet kurumunda memur olarak çalışıyordum artık. Para biriktirmeye, krediyle ev alarak ömür boyu taksit ödemeye, bireysel emeklilik hesabıma her ay 500 lira koyabilirsem 65’imde ne kadar param olabileceğine dair hayaller kuruyordum. Her sabah tıraş olup, ütülü takım elbisemi giyiyor, ayakkabılarımı cilalayıp, ilk otobüsle iskeleye inip simit alıyordum. Çay içip haber okuyarak başlayacağım bir sıradan günün daha en risksiz şekilde mümkün olduğunca teyit edilmiş ve günlük ritüellerimi yaşayarak dolmasını umut ediyordum.  Sabahleyin en büyük keyfim simitten kalan susamları baş parmakla bastıra bastıra toplayıp yemek olmuştu. Bir yılda 5 kilo birden almıştım. Harika bir insanla çalışmama rağmen memuriyet memuriyetti ve ruhum kıravatla bağlandığı bu bürokratik zindanda inliyordu. Olmadığım bir adam haline gelmiştim. Rızkı verenin Allah olduğunu unutmuş, aybaşlarında paramı yatırana muhtaç olduğumu hemen hemen kabul etmiştim. Bu maaşa sadık bir ömür geçirmeye razı edilmiştim. Dışarıdaki dünyadan korkuyordum artık. Kartvizitimdeki title hayatımdaki en kıymetli tanım cümlesi olmuştu. Bizler geçiciydik, kalıcı olan kurumdu…

 

 

Biz işletme mezunlarının (Boğaziçi 2013) en büyük derdi, ne iş yaptığımızı, ne işe yaradığımızı ve neyin uzmanı olduğumuzu bilemeyişimizdir. Her nesne alemde bir amaca matuf bulunur. Ağaç meyve, ıhlamur şifa verir. Ateş yakmak, yağmur canlandırmaktadır. Çamaşır makinasının çamaşır yıkaması, buzdolabının yiyecekleri soğut tutması gibi bir yeteneği olmalıdır. Fakat her insan bu kadar şanslı olamıyordu işte ve biz işletmeciler şanssız çoğunluktaydık. Ben eski bir girişimci olarak milyar dolarlık şirketlerle pazarlık yapmış, Amerika’dan yatırım almış, ekip kurup dağıtmış, binlerce kişinin milyonlarca kez kullandığı platformları inşa etmiş, devletin tepesindeki beylere (en tepeyi kastediyorum) hayallerimi satmış biriydim ve bu bildiğim şeyler ne kamuda ne de özel sektörde bir işe yaramıyordu. Vasıfsız ve yaşı birazcık ilerlemiş bir gençtim artık.

 

Günlerden bir gün ulu Yaradan yakarışlarımı duymuş olacak; bir rüzgar, açık pencereden perdemi araladı ve beni uyandırdı. Yatakta bağdaş kurup fikir talimine başladım. Gelip geçen hayatta ne istediğimi, kim olduğumu ve ne yapacağımı düşündükçe düşündüm. Sabah ezanı semalara doldu taştı, giyinip çıktım. Yolda Karacaahmet sakinlerinden Fabrikatör Necmi Bey, bir kaç Kurtuluş Savaşı gazisi komutan ve Burhan Felek ile göz göze geldik yine. Ayıp olmasın diye selam verdim.

 

Namaz bitti, cemaat terhis oldu. Güneş henüz doğmaya hazırlanıyordu. Tamer Büfe’ye gidip bir çay içmeye karar kıldım. Çocukluğumda bir müneccimden duyduğum sözleri anımsadım; bir Perşembe günü seherde Batı’ya doğru yola çıkıyordum. Adamın da dediği gibi hayır olurdu sonu inşallah…

Bu sabah vakitlerinde ne var bilmiyorum. Henüz tabiat dahi uyanmamışken, yollar bana kalmıştı. Her adımda gönlümde büyüyen bir arzuyu hissediyordum şimdi. 3 yıl aradan sonra içimde Malazgirt’e yürüyen bir ordunun pürneşesini duydum. Batı’nın kalbine yani Londra’ya bir sefer planladım; en iyi bildiğim şeyi yapmaya gidecektim: girişimcilik. Ve en sevdiğim şeyi de yanıma aldım: henüz yazılmamış kitabımın boş sayfaları…

Doğu’dan esen meltem tüylerimi diken diken etti, burnum köşedeki ıhlamurların kokusunu seçti, gerçekten yaşamaya başlamıştım işte yine!

 

 

 

Etiketler: , , , , ,

İstanbul’a Veda

Bir süredir sokaklarda yalınayak geziyordum da ayağıma hayal kırıklıkları batıyordu. Pişmanlıklar yakama borç veren gibi yapışmış, hatalarımın icrasından tası tarağı kurtaracak bir yol arıyordum. Kaderle hesaplaşamamıştım. Terk ettiğim semtler, kullanmadığım isimler, hayatımda kocaman bir boşluk vardı. En kötüsü de bir ata ocağım, evim yoktu. Mültecisi olmuştum memleketimin. Fukarasıydım saadetin. Yuva kokusundan ve hatıraları saklayan albümlerden yoksundum işte yine. Hayallerim de Haydarpaşa Garı gibi kapanmış, mazi olmuştu. Uzun bir süredir fotoğraflarda bile gülemiyordum, en iyi bildiğim şey hüzündü. Bu düşüşün nereye kadar süreceğinden habersiz dibi arıyordum karanlık sularda. Ömür saatimden zaman, şuursuzca akıyordu.

Böyle bir ruh halinde bir sabah verdim kararımı. Gidecektim bu diyarlardan, yeniden başlayacaktım her şeye. Kararlarımın ciddiyetini hep sonradan idrak etmişimdir yine öyle oldu. Bileti alıp, kılık kıyafet, kitap defter ne var ne yok dağıtıp hepi topu bir valize tüm eşyamı tıkıştırınca anladım veda etmenin ne olduğunu. Bir hafta vardı gidişime şimdi. İnsanlar heyecanlı ve mutlu olmamı bekliyorlardı ki ben de öyle olacağımı varsaymıştım hep. Ama bu kaçtığım şehri, bunca deliyle dolu memleketi hem de daha gitmeden özlemeye başladığımı hissettim, bir sabah bindiğim Karaköy Vapuru’nda. Topkapı’nın Adalet Kulesi’ni gözlerimle okşadım, Kız Kulesi’ne acı acı güldüm; Galata’yla sessizce vedalaştım. Onları ve bilip bilmediğim bin yıldır bu şehirde yaşamış herkesi Allah’a emanet ettim ve yola işte böylece çıktım.

Meğer ne çok severmişim İstanbul’u. Tıngır mıngır faytonları Adalar’ın, Boğaziçi’nin erguvanları açtığında Boğaz, Kandilli, Emirgan, Yahya Efendi durağı, Harun’un arkadaşlığında musiki akşamları, Salacak’taki taşlardan mehtap ve yakamoz; Caddebostan’da lanetli köşk, Tophane’nin boya kokan ahşap akşamları, Beşiktaş’ta kış, Kalamış’ta yosun, Cankurtaran’da cumbalı evlere komşu Bizans duvarları… Karagümrük, Vefa, Balat, Ayazma… Surlardaki gül bahçesi, Eyüp’te bir akşam vakti, Beyoğlu, Pera, Cihangir ve Nişantaşı’nda senaryo yazdığımız kafeler; Beyazıt’ta bit pazarından aldığımız tespihler, Zeki Müren çalan Setüstü, bir lale sabahında Gülhane, Asaf Osman’ın çayları, Üsküdar, Üsküdar, Üsküdar’da yaz akşamları.

Şimdi bütün şehir boğazıma lök gibi oturmuş yutkunamıyordum. Ben, geriye döneceği bir sıcak elden yoksun ipsiz bir uçurtma; bir meçhule savruluyordum. Ardımda bir şiir bile bırakmadan.

(23 Eylül 2016, Selimiye’den Salacak’a doğru)

 
Yorum yapın

Yazan: Kasım 8, 2016 in Edebiyat Üzerine

 

Etiketler: ,